By Hucum Press | Åžubat 27, 2007 - 12:55 pm - Posted in Dark Side Of The Moon

yazan: ÅŸuursuz sindrella

“Türkiye’m Türkiye’m cennetim, benim eÅŸsiz milletim!”

Evet ilkokul sıralarında kafamıza kaka kaka öğrettikleri bu kulak tırmalayıcı nameli ÅŸarkıya ilkokulda olduÄŸumuzdan ve milletçe çoÄŸunlÄŸumuz ilkokul sıralarında kaldığından kafayı kaldırıp da soramadık “ne anlamda?” diye. Oysa bugün hepimizin kafasına dank etmeli ki Türkiye hakkatten eÅŸsiz bir memlekettir; cennettir, cennettendir. Şöyle ki; her kutsal kitap buyurur ki; her kim aklıyla hareket edemeyecek durumda ola, ona günah yazılmaz; bir bebek kadar masum, günahsız sayılır ve cennete yollanır. Hangi memleket ola bu kadar akla hayale gelmez iÅŸleri görev edinir, dünya alemin aÄŸzını 5 karış açık bırakacak hadiseler üstlenir; e tabi orası da cennet sayıla.

Ortaokulda öğretilen; “örnekle açıklayalım ki pekiÅŸsin” ÅŸiarından feyz alarak misallerimiz dillendirelim. Türkiya’mız, 50′ler, 60′lar, 70′ler, 80′ler olarak her 10 yılda bir yüce Türk ordumuz tarafından silkelenip kendine getirilmiÅŸ bir halkın kaynaÅŸma noktasıdır. Üniforma gördük mü bi tırsarız biz; askeri, polisi, zabıtası, korucusu bizi gerer. Çünkü “onlar bizden acımasız”dır; yaşımızı büyütüp bizi asabilir, kafamızı kırıp sandalyeden düştü diyebilirler.Gaspçı, tecavüzcü ya da katilseniz; “adi suçlu”ysanız yani; “kötü çocuk”sunuzdur. Hapse atılır, biraz hırpalanır, afla çıkar, bir baÅŸbakan eÅŸine duacı olup, kaldığınız yerden devam edersiniz. Ama fikir suçlusuysanız iÅŸin rengi deÄŸiÅŸir. Paranoyak devletiniz o koca kafanızdan çıkan pis fikirlerin iyi biÅŸey olmayacağını sanır mısınız ki bilmemektedir. Sizin gibi densiz fikir üreticiler için koç gibi devletin kadrolu iÅŸkencecileri vardır. Bunlar sabah 8′de evlerinden çıkıp “daire”lerine gelir, tüm gün kafanıza gözünüze verip veriÅŸtirir, yorulunca modern aletlerden yararlanarak kastı olan canınızı “sadece” yakmaya devam eder, akÅŸam da iÅŸinden çıkıp evine döner; pilav üstü barbunyasını havuç salatasıyla yerken karısına” bugün çok yoruldum valla” derler. Devlet bunlara vatandaşına iÅŸkence yaptığı için para öder, aldıkları her kuruÅŸu da sırtlarını sıvazlayarak helal eder…

Sanırmısınız ki bunlar 80′lerde kaldı? Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TIHV) Dokümantasyon Merkezi verilerine göre 2006 yılının ilk 11 ayında (213′ü yıl içinde iÅŸkence gören) 318 kiÅŸi TIHV tedavi ve rehabilitasyon merkezlerine baÅŸvurdu. Bu dönemde, iÅŸkence gördükleri gerekçesiyle suç duyurusunda bulunan, İHD ÅŸubelerine ya da basın yayın kuruluÅŸlarına baÅŸvuran kiÅŸi sayısı 100′ü geçiyor. İşkence görüp korkusundan aÄŸzını açamayan, toplantı ve gösterilerde dövülen yüzlerce kiÅŸi bu rakama dahil deÄŸil.

İşin bir de kadın olma, yani “erkek olmama” boyutu var. O zaman siz devletin gözünde hem olmasa da olursunuz, hem de “biÅŸey” sokulacak 2 yeriniz vardır. Gözaltında Cinsel Taciz ve Tecavüze karşı Hukuki Yardım Bürosu’nun 2006′da hazırladığı 10 yıllık bilançosunda, 70 kadının gözaltında tecavüz ve 168 kadının taciz iddiasıyla kendilerine baÅŸvurduÄŸu belirtilmiÅŸ. (Dikkat; daha sadece gözaltındayız!). Suç isnat edilen faillerden 186’sının polis, 56’sının asker, 12’sinin özel tim, 13′ünün korucu, 12’sinin özel tim, 13ünün korucu, 12’sinin infaz koruma memuru olduÄŸu iddia ediliyor. (BaÅŸvur-amayan rakamları siz düşünün ki biz tecavüze uÄŸradı diye ödlürülen bir coÄŸrafyanın kadınlarıyız!)

Kutsal kitaplara göre cennete gidebilen 2. kategoriyi çocuklar oluÅŸturuyor; ne de olsa çocuklar masum ve günahsız, öte dünyada cennet nasıl haklarıysa, bu dünyada da “cennet vatanımız” onlara tahsis edilen en güzel yer. “Yine de umudum çocuklarda” diyen Abidin Dino huzur içinde uyusun; bu ülkede “kafayı kullanan” bi çocuklar kalmış. Bakınız; Polis Akademisi öğretim görevlisi TuÄŸrul ÖzÅŸengül’ün emniyet verileriyle ortaya koyduÄŸu tablo şöyle; 15-18 yaÅŸ arası çocuk mahkum sayısı 44,551! Bu çocukların %60′ı hırsızlıktan, %30′u ÅŸiddet içerikli suçlardan mahkum. %97’si yaÄŸtığı fiilin suç olduÄŸunu biliyor, %10′u aynı suçu tekrar iÅŸliyor. % 15′inin kardeÅŸi de sabıkalı, %51′i okula gitmiyor, %13′ü hayatında hiç okula gitmemiÅŸ. %34′ü uyuÅŸturucuyu denemiÅŸ, %15′i parçalanmış ailelerin çocukları. %45′inin babasının iÅŸi yok. %100′ü okulda baÅŸarısız, %95′i düşük gelir grubunundan, %100′ü mafyaya sempati duyuyor, %68′i düzenli olarak çakı, bıçak gibi aletler taşıyor.

Her cennetin bir peygamberi var muhakkak ki en tepede oturan. Canımız kanımır Abdülkadir Aksu’muz; cennetimizin peygamberine çatlak sesler rahatsızlık veriyor bu aralar. Tebada huzursuzluklar var; peygamber yüce divana gitsin deniyor; AÅŸkın ömrü 3 yıl Abdülkadir; 6 oklu münafıklar artık seni sevmiyor.

Oysa ÅŸanlı geçmiÅŸin bunları hak ediyor mu hiç? Sen ki 1977′de KahramanmaraÅŸ’ta vali vekilliÄŸi yapmış adamsın, 78′de ilde tarihimize permanent kalemlerle yazılan “KahramanmaraÅŸ Olayları”nın altyapısıyla hazırlana dururken hepi topu bir “vekil” olarak tatlıya tuzluya karışmamışsın; karışmamışsın ki meÅŸhum olayda (bazı densizler katliam da diyor) 111 vatandaşın telef olmuÅŸ (mukadderat tabi, ölüm ona-bana be Abdülkadir, peygamberler ölmez ya). Az yukardaki satırlarda iç geçirerek andığımız 80′lerde Emniyet Genel Müdür yardımcılığı yapmışsın, sokaklarda sapanla vurulan kuÅŸlar gibi patır patır düşüp ölen onca insana raÄŸmen 85′te “yılın bürokratı” ödülünü almışsın! E ödülü de alınca kim tutabilmiÅŸ seni Abdülkadir; halk sevmiÅŸ, parti güvenmiÅŸ; 87′de ANAP’tan Diyarbakır milletvekili seçilmiÅŸ, 89′da içiÅŸleri bakanı olup ilk peygamberliÄŸine adım atmışsın. Bugün bir Hrant Dink’le yargılamaya çalıştığımız peygamberimiz, o zamanlar kimlere faili meçhul failler teÄŸellememiÅŸ ki; peygamberimizin 31 Mart 89′dan 23 Haziran 91′e kadar sürdürdüğü içiÅŸleri bakanlığı döneminde Prof. Dr. Muammer Aksoy, gazeteci Çetin Emeç, yazar Turan Dursun, eski MİT yöneticisi Hiram Abas, Doç Dr. Bahriye Üçok, Ata Burcu, Hulusi Sayın, Memduh Ünlütürk, İsmail Selen, Temel Cingöz öldürüldü. Sene 2002; peygamberimiz gene içiÅŸleri halifesi. Bu dönemde Hrant Dink öldürülmüş, 15-20 Kasım tarihlerinde İstanbul’da 2 bombalı saldırı olmuÅŸ; 52 kiÅŸi ölmüş, Cumhuriyet Gazetesi 6 günde 3 kere bombalanmış ve sorumlu bir allahın kulu bulunamamış, danıştay üyelerine silahlı saldırı yapılmış, Trabzon’da rahip Santara 16 yaşında bir çocuk tarafından öldürülmüş, Hizbut tahrir örgütü İstanbul’un göbeÄŸi Fatih Camii’nde “ÅŸeriat isteriz” diye götlerini yırtarlarken bir polis “memuru” müdahale etmemiÅŸ, Doç. Necip HablemitoÄŸlu’nun katledilmesi vacip görülmüş olacak ki yakalanan olmamış, İsmailaÄŸa Camii’ndeki linçli cinayete iliÅŸkin soruÅŸturma 1 ay geç baÅŸlamış, Emniyet’te cemaatçi kadrolaÅŸma iddiaları varmış, hırsızlıkmış gaspmış, tacizmiÅŸ tecavüzmüş; bu adamı peygamberliÄŸinden eder mi be 6 ok; silkin ve kendine gel!

Åžayet bir gün bu cennet vatana bir çocuk getirip de koymak istersem; adını Abdülkadir koyacam; su gibi “ak” olsun diye!…

By Hucum Press | Åžubat 22, 2007 - 9:58 am - Posted in Sex and The City

yazan: uzun beyaz saç teli

Fark ediyor musunuz gençler?

Üzerimdeki isimlerin nasıl silikleştiğini görüyor musunuz? Nasır tuttu iyice yüzeyim. Nasırlardan tiksinir insanlar, beni görenler böyle bir ruh haliyle bakıyor bana. Dokunmaktan ürküyorsunuz. Değneklerle dürterek yaşayıp yaşamadığımı anlamaya çalışıyıyorsunuz. Eğer hissedersem değneği, biraz derine, derinin altına indiğinde değneğin ucu, canımın yandığını fark edince
rahatlıyor değneği elinde tutan.

Cümlelerim tutuk artık. Yaşamıyorlar farkında mısınız? Oysa yüzümüzü biraz karanlığa koyduğumda dilim çözülüyor, kalemimin ucu sivriliyor. Siz bunları bir yalanın parçası, bir vicdani yükümlülük olarak görüyorsunuz. Öyle değil. Bunu hemen anlıyorsunuz ve koşarak köşenize kaçıyorsunuz Saldırı halindeyim sanıyorsunuz. İlgisi yok, ilgim yok.

İnandığım insanlar, fikirler ve kurumlar alçalıyor ama bende bir yükseliÅŸ yok. Terli uyanıyorum sabahları, çığlığım nefesime kaçıp, ciÄŸerimde kayboluyor. CiÄŸerlerim is tutuyor. EndiÅŸeli gibi konuÅŸuyorsunuz ama öyle deÄŸil. İlgisi yok, ilginiz yok. Anlıyorum lafı çarptırsanız da… Ben, ben oluyorum bazen, ortalık toz duman oluyor. Ben, siz oluyorum bazen, yalan oluyorum, bünye kabul etmiyor. Ben, o oluyorum bazen; sevmiyorsunuz. Nasır tutuyorum haliyle.

Yeni silgiler alırdım her sınavdan önce. Sınav sırasında üçe bölerdim, sınav sonunda silgim kalmazdı. Kullanamazdım hiçbir sınavda silgilerimi, benim olmazlardı hiçbir zaman. Gıcık tutardı yazarken, yazacaklarımı yazamazdım, silecek bir şey olmazdı. Sayfaların dolduğu kadarıyla idare ederdim.

Kadıköy azalmaya başladı bende. İstanbul yok olmak üzere. Düşünü kurduğum çayırlardan uzaklaşmak oldu derdim. Çekin elinizi tanımıyorum, dokunmayın sizi görmüyorum. Ben isterken yoktunuz, şimdi ben istemiyorum. Beni sigaramla, çayımla başbaşa bırakın. Dinlemek isterseniz bilahare anlatırım.

By Hucum Press | Åžubat 19, 2007 - 12:29 am - Posted in Sex and The City

yazan: hücum press

Normalde başlığı en sonda koyardım ama bu sefer öyle olmadı. Baştan yazdım, belliyken olacaklar baştan yazarsın, gözün kapalı yazarsın.

Düşündüm, yine aynı film dönüyordu karşımda. Bir klibi başlatıyordum, bir fragmana bakıyordum, tekrar filme dönüyordum. “Yolun bundan sonrasını katırlarla gidiyoruz�, değil mi?

Önce ararsın birkaç kere… Başta meraklanırlar, sonra işler ilerler. Kaybolmaya başlarsın, sen de durduğun yeri şaşırırsın, değişik insanlar gelir gider… Önce görünürler, sonra sürekli onları görmeye başlarsın, seni severler… Seni severler çünkü çabukça gitmişsindir, sadece gülümseyen dudaklarını görmüştür onlar. İyi bilirler…

Belki bir gün sokakta beni birkaç arkadaşımla görseler, doğrudan linç konusu olabilirim gözlerinde. Bilmezler; dudaklar dürüst değildir, bazen konuşurlar, bazen konuşmazlar. Kendilerine baktırırlar, sonra feci kandırırlar. İnsanlar seni severler, bayramlarda, kandillerde cep telefonuna samimiyet yüklü mesajlar atarlar. Onlar gibi olduğumu düşünmek yeter onlara, böyle kabullenmek isterler. Gerçeği öğrenecek kadar zamanları olmadığından iyidirler. Birebirde iyidirler.

Saatlerimiz sabaha karşıyı gösterirken saat çalar. Hava aydınlanmamıştır, güne koşman gerekir. Evden çıkma aşaması kısa sürmelidir, normal biri değilsindir artık, herkes kısa bir süre sonra senden ümidi kesecektir. Bu fikirden kurtulmak gerekir, evi derhal terk etmek gerekir.

Sabahın ilk ışıklarıyla ,ışık varsa iyi olur, asvalt tekerlerin altında kaymaya başlar. O gün bittiğinde çok fazla şey olmuş olacaktır ve de üstelik bitecektir o gün. Bunu bilmek ne demektir bilir misiniz siz? Neden bilmeyesiniz, bunu herkes bilir; yalnızlığa yürümek kötü bir şeydir. Kötülüğü severseniz işler değişir.

Büyükçe bir aracın arka koltuğunda yazı tura atmak gibidir yolculuk. O yol bir an önce bitmelidir, akşamı bir an önce bulmalıdır. O nedenle rahat olunmalıdır, yol kenarı satıcılarıyla sohbet etmelidir biraz, biraz delilerle doludur yol kenarları, biraz delirirsin yol kenarında, telefonun çalar düzelirsin. Yolda düzelirsin, yollar düzelir, ağaçlar, dereler görürsün, güzeldir. Severim; yolları severim, kendimi severim… Sonrası gelir, deliler gelir.

Otel odasında modun değişir, orada sana verilen bir görev değildir. Yaşamak gerekir. Sabunlar kağıdından açılır, duşa girilir, havlulara sarılınır ve dizüstü bilgisayar açılır. Elektronik posta kutusuna bakılır, bir selam aranır. En az bir tane aranır, en az bir tane bulunur. O mektup yolun olur.

Çığlıklar yükselir çimenlerin üzerinden ve tabii ki kahkahalar ve tabii ki gözyaşları. Bazen kaçmak istersin bazen seninle kaçmak isterler. Sen hareket halindesindir, onlar da cesaret edemezler. Hikaye bir yerde biter, bir yerde her şey biter, bir yerde yeniden başlar. Çok yorulursan çekersin kenara. Bir sigara yakarsın; bir önüne bir arkana.

Belki bir feribotta bulursun kendini,belki bakkaldan bozma bir havaalanında. Bir gazete ararsın, bir mesaj atarsın. Detay olursun, detaylarda kalırsın. Sonra sen de detaylara bakmaya başlarsın, daha önce dedim ya: Bir yerlerden tekrar başlarsın.

Otel üzerine çöker bir gece vakti, kaldırımlara çıkarsın doğu illerinden birinde. Caddeler aydınlık, etraf kalabalık ve daha da garip olan derin sessizlik. “Karı gibi toplanmış saçların� demezler, yabancısın bilirler. Yabancılık edersin sen de, eğer bu bir görev değilse… Görev midir dersin?

Sonra bir gün dönersin. Bütün orduların dağıtılmış, bütün tersanelerine girilmiş, bütün gemilerin zaptedilmiş halde bulursun kendini. Bir yaz akşamüstü evdesindir artık. Toparlanmak gerekecektir. Belki o gün tanımadık biri daha gelir…

By Hucum Press | Åžubat 17, 2007 - 5:19 pm - Posted in Sex and The City

yazan: kalem

Yeni bir hastalık salgınını duyurmak istiyorum.

Seyri, etkileri, bulaşıcılık düzeyi, tetkik, tanı ve tedavi yöntemlerini kapsayan etraflı bir araştırma sonucunda, ulusları yok edebilecek bu hastalığa, isim de konuldu: “Pembe Dosya�

Hastalığın bu ismi almasının nedeni, etkilenen kişinin öldükten sonra ardında tek bir pembe dosya bırakmasıydı. İnsanlar, bir anda ortadan yok oluyor ve pembe bir dosya halini alıyorlardı. 1999 yılından beri devletimizin büyük bir bütçe ayırarak özel ekipler tahsis ederek tam donanımlı odalarda incelettiği hastalığın, kesin olmamakla birlikte seyri şöyle:
Hırs ve cehalet duygusu ile salgılanan hormon ve kimyasalların ilk önce gözleri kör ettiği ardından yüksek ikna kabiliyeti yarattığı, ağız ve barut yoluyla bulaşıcı bazı etkileri olduğu biliniyor. Hastalık, pasif taşıyıcılarca bu ikna kabiliyeti ile alınıp, hayata absorbe oluyor. Belirsiz bir süre bina gövdelerinde kuluçka dönemi geçiren hastalık; ani ve doğal bir etkiyle, neredeyse tüm pasif taşıyıcıları ve pasif taşıyıcı etkileşimli kişileri öldürüyor.

Ölüm süreci genelde, nefes alamama, gıdaya ulaşamama, kan kaybı, uzuv kaybı, ezilme, uzun süre susuz kalma, şok, kriz durumlarında yaşanıyor ve ölüm anlık olabileceği gibi üç dört günü de bulabiliyor. Süreçten kurtulabilenlerde, büyük travmalara rastlanıyor.

En ilginci aktif taşıyıcıların hiçbir hasar görmemesi… Bu hala çözülememiş bir nokta.

Bu yazı, 16 Şubat 2007’de yazıldı. Ağustos 1999’da yaşanan depremin failleri, zaman aşımından bugün serbest. 16 bin 649 bina yıkıldı, 17 bin 510 kişi öldü, 2 bin 200 dava açıldı, sadece 40 kişi suçlu bulundu, kalan davalar ve tazminat talepleri de bu akşam zaman aşımından düşüyor. Savcılıklarda ve adliyelerde biriken tüm pembe dosyalar çöpe atılıyor.

17 bin mi? Ne 17 bini? Daha ne kadar düşülebilirdi ki?

By Hucum Press | Åžubat 15, 2007 - 3:58 pm - Posted in Sex and The City

yazan: aydınlık gelecek köftecisi

Aslında işsizlik öyle çok şahane çok güzel bir durum değil bunun farkındayım. Yani ilerki cümlelerin arasında ulan aslında işi bıraksam mı diye gaza gelirseniz ay sonundaki faturaları düşünmenizi tavsiye ederim. Ha ama benim gibi ailenizle oturuyosanız hemen önümüzdeki hafta başı basın istifayı. Hatta istifa dilekçesi yazmak için bile zaman kaybetmeyin, gidiyorum ben hadi başbaş diyip çıkın.

Şimdi işi olanların halini bir düşünelim. Genellikle sabah erken kalkıyorlar. Tuvalete gidip işiyorlar, diş fırçala, giyin, kahvaltı benzeri bişi yap- hızlıca- sonra trafik. Tabi şanslı olanlar da var iş yerine yürüme mesafesinde olanlar ama dikkat edin onlarda bu rahatlık yüzünden geç kalır hep. Neyse sonra iş yerine varıyosun bir sürü insan. Başta sana koymuyo ama zamanla bakıyosun bir çoğu ile aynı gezegenden değilsin. Bu dünya dışı yaratıklardan bazıları senin amirin. Ama amirin olacak gerzek senin bildiğinin yarısını bilmiyor yeteneğinin yarısına sahip değil ve senin aldığın maaşın 3 katını alıyor. Sonra bu gerzek amir kendi hataları için sürekli seni küçük düşürüyor ve sana bok atıyor. Sende katlanıyosun. E bu gerzek amirin yalakaları da var bi de onlarla uğraş dur. Kaymaklı ekmek kadayıfı oldu sana. Hadi bütün bunlara katlandın ay sonu aldığın para ne? Ev kirası, faturalar, taksitlere gitti. İşin ilginci işe gidip çalışmaktan dolayı adam gibi keyif yapamadığın evin kirası ve faturaları, keyifle bi film izleyemediğin televizyonun taksidi. Hem keyfinden oluyosun, hem sinirin bozuluyo, hem de ay sonunu gene getiremiyosun gene getiremiyosun.

Şimdi gelelim dark side’ın dadına doyum olmaz güzelliklerine.

İşsiz insan sabah erken kalmaz bi kere. Gerek yoktur anlamsızdır. Zaten gündüzler çalışan insanlarındır, kalabalıktır, sıkıcıdır. İşsiz adam sabah 6da yatar 10 saat uyur, üstüne 2 saatte yatak keyfi yapar. İşsiz adam kalkınca kıçını kaşıya kaşıya evdeki gazeteyi- gazetenin parasını o ödemez- bulur tuvalete gider yarım saat çıkmaz, gazetesini okur, günün ilk sigarasını içer hatta hayvan bir şahsiyetse bir de çay kahve içer- ki ben yaptım çok keyifli oluyor-. İşsiz adam sonra mutfağa gider dolabı açar –gene parasını kendi vermemiş olduğu- kahvaltılıklardan mideye indirir. İster krep yapar, ister pancake yapar, ister yumurta kırar, ister börek açar. Kahvaltıyı istediği kadar uzatır keza yetişeceği yer yoktur. Kahvaltı bitince televizyon açılır kanallarda bir tur atılır. Seda’nın bu sabahki güzeli kim ona bakılır. Haberler felan derken çalışanların eve dönme vaktine yakın öğle yemeği hazırlanır yenir. Bu arada pijama ya da ona vekalet eden şeyler değiştirilmemiştir. İşsiz adam arkadaşlarının işten vakit buldukça oynadıkları oyunları en fazla bir hafta içinde bitirir ve yenisine geçer. Neyse sizin anlayacağınız işsiz adam kendini yemeğe, televizyona, bilgisayara ve keyfe vurur. Arkadaşların yaptığı kıyaklarla yeri gelince içkisini içer, c/sigarasını içer. Ama bokunu çıkarmaz kimseye de yük olmaması gerektiğini bilir. İşsiz adam istediği filme istediği zaman gider, istediği aktiviteye katılır. Sazda, cazda ve barda istediği kadar kalır, hem de haftaiçi. Karşı cinsten birini günlerce gece gündüz takip edebilir. Bütün bunların karşılığında ay sonu cebine 5 kuruş girmemiş olur. İşsiz adam ara ara part time ya da dönemlik işlerde çalışarak çarkını döndürür tabi. Ama evlenemez, evlenmeye götü yemez haklı olarak. Keza evlenirse işsizliğin getirdiği harika günler bitecektir ve çalışsa bile o evi döndürebileceği bu şartlarda şüphelidir.

Sonuçta işi olan ay sonuna kadar çalışır, yorulur, beyni patlar ve cebinde parası olmaz. İşsiz adam ay sonuna kadar kıçını kaşıyarak yıpratır, keyfine keyif katar ve cebinde parası olmaz. Eee o zaman bu telaş, bu koşuşuturma panik niye? Hah işte bunun da tek cevabı var can sıkınıtısı. İnsan evde otura otura keyif yapmaktan da sıkılıyor. Ama o keyfi hiç yapmadan iş hayatına dalanlara yaratan güç versin keza onlar stresten, yorgunluktan ve bezmişlikten dolayı erkenden ölecek olanlardır.

Ey gençlik okulu bitirince buldumcuk gibi iş iş diye inleme bir keyif yap, yaşının getirdiği enerjiyi bir kullan- keza işe girince istediğin gibi kullanamıcan-. Önce işsizliğin keyfini sür ve ondan sıkıl. Sonra çalışırısın sana iş mi yok ha? Peh.
………………………………………………..
Aslında yok. Ama bu ayrı bi konu….