By Hucum Press | Mart 16, 2007 - 9:21 am - Posted in Dark Side Of The Moon

yazan: ÅŸuursuz sindrella

Türkiye’nin “seyirlik� ülkeler kategorisinde yıldızını parlatan öyle bir “milliyetçilik akımı� içindeyiz ki, yanı yönü globalleşen, sınırları ellerinin tersiyle itiverme hazırlığında olan bunca devlete karşı, göğsümüzü gere gere milliyetçilik yapıyor, tarihimize, gelenekelerimize, Türk’lüğümüze sahip çıkıyoruz; demeyi tercih ederdim ama maalesef bizim milliyetçiliğimiz ancak bizden madden ve manen daha “milliyetçik� olan kökenlere kalkmakta. Tarih boyunca hep düdüğümüzü öttürdüğümüz bölgelerde hilalimizi; akabinde ayımızı yıldızımızı çivileyip altında naralar atarken, bileğimizi bükebileceklerin yanında sus-pus oluverdiğimiz; sağımızı solumuzu tırtıklayan devletlerle savaşımızda “İskenderun’u kesseniz vermeyiz, Edirne’yi biçseniz sermeyiz� kabadayılığıyla sahiplenip, “eh Kerkük de bizimdi ama, mukedderat işte� diyerek sınırlarını çizdiğimiz vatanımızda “Türk olmak� gibi bir kimlik oturttuk ki bir allahın kulu da bilmez nedir Türk olmak? Kimdir bu Türk? Ne yer ne içer, nerde beslenir nerde ürer? Osmanlı imparatorluğunun “Türk� olduğunu iddia edenler Amerikaya ne diyorlar acaba? Amerika’nın adı “birleşik devletler� de Osmanlı “birleşik imparatorluk� olmuyor mu? Kaç kişi eder bu Türk’ler? Moğollar da Türk, Tatarlar da Türk, Kırgızlar da, Özbekler de, hatta Kızılderililer de Türk! Topumuz Türk’üz elhamdüllillah. Ama nedir yani bu kadar övünç duymamıza, yatağımızdan taşmamıza, durmayıp akmamıza sebebiyet veren bu büyük Türklük? “Ne kadar övünsek azdır� ın sebebi ne? Savaşlar dışında yazılan destanımız mı var? Ki savaşta da yazılan bi destan varsa Türklere mi ait? Civar ülkelerden salkım saçak getirilip, allanıp pullanarak padişahların koynuna sokulan, sonra onlara toraman şehzadeler doğuran kadınların kaçı Türk? Orayı burayı almak için yeniçeri ocaklarında yetiştirilen sabilerin, ailesinden zorla alınıp yemek-kalacak yer karşılığı padişahların toprak sevdalarına yeşil bayrak altına kırmızı kanlar akıtan askerlerin kaçı Türk?

“Milliyetçi� geçinen (geçinen=karnı doyurulan, üstüne başına birşeyler alınan, cebine sigarası telefonu konulan ve hatta maaşa bağlanan) insanların kaçı haberdar tarihlerinden? Hadi tarihten bi haberler diyelim “millet�ine zerre faydaları yokken, etrafta işsiz güçsüz dolaşıp “abi�lerinin vur dediğini vurup “koru� dediğini üç kuruşluk canını siper ederek korurken, ne ilmi ne sanatı, ne sevgisi ne saygısı, ne yasasına ne insanına bir bağlılıkları varken oynadıkları “milliyetçilik� oyunu bu zatları sağa sola ne kadar “karizmatik� gösterir bilemem ama biraz aklı selim insanların bu ülkeyi en bi yiyip bitiren topluluğun işsiz olduğu için sigortalı da olmayan, doğal olarak vergi de vermeyen ama en ballı yerleri de ceplerine doldurup duran ki nerden gelir bu yoğurdun bolluğu dendiğinde düşman ilan ettiği doğunun dağlarını gösterip üstlerinden nazlı nazlı akan uyuşturucuları gösteren “milliyetçi� ağaların zavallıdan hallice piyonları. Gerçi onlara ne düşünecekleri de öğretiliyordur muhakkak ama paranoyakça onu bunu düşman ilan etmek yerine (ki cümle komşumuz düşman bize biliyosunuz, bu argümanın altına en yıldızlı imzayı çakan da ordumuz tabi) bi kafalarını kaldırıp baksınlar bakalım o büyük “abileri� bu ülkeye ne kadar yatırım yapmış, ne kadar istihdam yaratmış da “millet� inizin ne kadarının karnını doyurmuşlar? Acaba bunları mevzuya bahis etmemek için onu bunu hedef gösterip, Kürt’ü Ermeni’yi düşman ilan edip bu soruları balla kesiyor olabilirler mi? Acaba bunların arkasındaki tüm devlet kademeleri (tüm derken hakikatten “tüm� kademeler kastedilmektedir) canhıraş bir şekilde kendilerine hizmette kusur etmezken yaratılan hayali düşmanların korkutucu gölgeleri üstlerine salınarak alttan destekleri alınırken basında çıkan “Ogün Samast’ın hücresine kırmızı halı döşediler, dışarıdan yemek getirttiler� haberlerini alınlarında boncuk boncuk terleriyle “yok vallaha öyle bişey, aha da taş duvar, aha da kıl yatak� diyerek gösteren yetkililer orada “katil� olmayan diğer insanların da ne koşullarda yaşadıklarını da cümle aleme ifşa etmiş olmuyorlar mı? F Tipi cezaevlerindeki tecridin kaldırılması için ölüm orucuna başlayan avukat Behiç Aşçı ‘yı ziyaret edip annesinin sırtını sıvazlayarak “yapacaz,yapacaz, bişeyler yapacaz� diyen TBMM başkanı Bülent Arınç ceylan derisi koltuğunda osurursa cemaat nasıl sıçar görelim; 2006 yılı boyunca Türkiye’de yaşamın gündelik halleri içinde yer almaya başlayan “linç� kültürünü yatıştırması beklenen insanların –ki kendilerin devletin en bi yıldızlı kademelerindedirler ve hala daha da yıldızları parlamaktadır- “huzuru bozan cezasını çeker� ve “vatandaş tahrik oldu� diyen 2 vali, “insanımız cezalarını verdi� diyen 1 milletvekili, “onlar olduğunu bilsem, inip ben de vururdum� diyen 1 belediye başkanı ve “vatandaşın tepkisi güzeldi� diyen 1 emniyet müdürü. Bahse konu yorumların yapılmasına neden olan olaylar ise İzmit’te bayrağı tekmelediği iddia edilen bir kişinin, Isparta’da bildiri dağıtan üniversite öğrencilerinin, Konya’nın Bozkır ilçesine çalışmak için giden işçilerin, Tokat’a sınav için giden bir üniversite öğrencisinin ve İstanbul’daki 30 Ağustos kutlamalarında pankart açan üniversitelilerin birilerinin “bunlar PKK’lı� hedefini göstermesi sonucu linç edilmeye çalışılmasıdır. Sokaktaki şiddetin adı “Türklük� tür ve devlet tarafından güllerle çiçeklerle desteklenmektedir. Tüm Kürt halkının PKK’lı ilan edilmesi kimsenin vicdanını sızlatmazken kimse de evleri tarlaları PKK barınmasın diye devlet eliyle yakılıp yıkılan, devletin korucuları polisleri jandarmaları tarafından kadınlarına tecavüz edilen (keza bir erkeği aşağılamanın en güzel yoludur kadınına tecavüz etmek!) evleri arama izinleri dahi olmaksızın keyfiyen basılan, keyfiyen tutuklanan, keyfiyen işkence gören bunca insan mecburen batı illere göç ettiğinde ve doğal olarak işsiz kaldığında Buduncu (kafatasçı yani) dernekler tarafından “tüm melanet bu kürtlerden çıkıyor, hırsızlık onlarda, gasp onlarda, taciz tecavüz onlarda, bu kürtler olmasa gül gibi yaşayıp gidicez Türk-Türk� diyerek bildirilerine “Kürtlerin üremelerinin engellenmesi ve Türklerle evlenmelerinin yasaklanması� gibi maddeler koyabiliyor ve bu konuda destek de görebiliyorlar. (Ki İzmir’de başlayan bu hareket şimdiden 4-5 ilde temsilcilik açtı ve örgütlenmeleri ciddi katılımlarla devam ediyor)

Devletin “terör bitti, dönün evlerinize gayri� çağrısına kulak vererek “devlet desteğiyle� topraklarına dönen insanların durumuyasa tasvire gerek bırakmıyor. Van’da bu “devlet desteğiyle� evine dönen 581 kişi üzerinde yapılan İçişleri Bakanlığı araştırmasına göre Van’daki “geri göç insanları�nın yaşam koşulları şöyle; Evlerin %52,4 ünde tuvalet, %41,1 inde banyo, %31 inde mutfak, %48 inde şebeke suyu, %79,5 inde kanalizasyon şebekesi, %69,9 unda foseptik sistemi yok! Kadınlarla yapılan konuşmalarda 45 yaşındaki bir kadın 9 senedir hiç kırmızı et yemediğini, ayda 2-3 kere tavuk yiyebildiklerini, bayramdan bayrama da baklava yapmak için süt alabildiklerini söylüyor. Çocuklarla yapılan görüşmelerde ise öğünleri sabah ve akşam olarak sınıflandırmaları dikkat çekici. “Ne yiyorsunuz� sorusuna verdikleri yanıtsa “sabah peynir ekmek çay ya da yoğurt, akşam çorba makarna karpuz� olmuş. Yine de umutlular; “Geleceğe nasıl bakıyorsunuz� sorusuna verilen yanıtlarda 214 kişi iyimser, 195 kişi kötümser yanıt verirken, 121 kişi “hiçbirşeyin değişmeyeceğini� söylemiş.

Velhasıl; milletini tanımadan “milliyetçi�, tarihini bilmeden “Türk� oluveren kişilerin en azından sıçacak yerleri olduğundan bari orda düşünmelerini tavsiye ediyorum; “bir ülkeyi sevmek� ne demektir diye?!..

By Hucum Press | Mart 14, 2007 - 4:56 pm - Posted in Sex and The City

yazan: mai

Haaa ÅŸimdi bi dakka.

Gitme edebiyatının ve tren nostaljisinin kült filmidir before sunrise ( sözüm meclisten dışarı). Açsan ekşi sözlüğü baksan başlığına görürsün. Trende beyaz atlı prensiyle karşılaşmayı hayal edip de bozuk kaloriferle karşılaşan hanım kızlarımızın hezeyan ve “devlet bize yardım etsin� çığlıkları, şöyle bir Fransız kızı altıma alıp da “voila, voila� diye bağırtamadım diyen aslan parçalarının iç burukluğu. Basit bir interrail hikayesi işbu film. (devamını da çektiler before sunset diye bu sefer Paris sokaklarında yürüyor da yürüyor bizimkiler hemi de 10 yıl sonrasında) Tabii biz Amerikan veya Fransız pasaportu taşımıyoruz o yüzden bize o kadar basit değil bu işler. Ayrıca her interrail de öyle bitmiyor. Müze gezmekten baymaktan, Napoli’de çanta çaldırmaya kadar pek çok alternatif finali var bu hikayenin. İlla bir su perisi bekleyecek değil ya seni yolda. İstasyona serilen uyku tulumundan, sonsuz bir yalnızlık hissine (uzun seyahatlerde olur bu, bir aylığına gidip de bunu hissediyorum dersen ben de sana “ne drama queenmişin sen be hemşerim� der geçerim). Ha ama o da ayrı bir maceradır. Ve evet yola çıkmadan bilemezsin ne olacağını. Zor dedik ama imkansız da değil ayrıca. Sen istedikten sonra asker kaçağı da değilsen kim tutacak seni burada.

Gitmeden, gitmeye güzelleme yazmak içini buruyor insanın. Ben gittimdi, şimdi götüm sıkmıyor tekrarını param yok diyor çıkıyorum işin içinden. (hakkaten de yok ama olsa gider miyim acaba?) Gideceksin paşam. Gitmek istiyorum diyorsan gideceksin. Zor görünüyor biliyorum. Zor da yola çıkması. Aslında bir nevi askerlik gibi. En zor yeri başlaması. Bir başladın mı şafak sayar gibi kilometre saymaya kolaylaşıyor her şey. Nasıl olsa mecbur kalınca geri dönerim bari gidebildiğim yere kadar ileri gideyim diyor insan. Bir yerden sonra geldiğin yer gidebileceğin yerlerden daha uzak oluyor.

İyidir hayal kurmak. Çok sıkıldım Rio de Janeiro’nun karanlık bir sokağında bıçak tehdidi ile bir güzel gasp edileyim diye yola çıkmak olmaz. Elbette seni bekleyen bir Giovanna Mezzogiorno, bir Natalie Portman, bir Audrey Tatou (böyle mi yazılıyordu bu?) olduğunu umarak, ummak ne demek bundan adın gibi emin olarak çıkacaksın yola. San Siro’da bir il derbissimo izlemek, Londra Metrosu’nda kaybolmak, “vay anam vay bu Norveç’te ne soğukmuş� demek, “İsveç’te Türklere hasta oluyorlarmış� geyiğini yerinde sınamak, bir Rus’la votka yarışına girip kaybetmek, bir Arjantinli’ye Maradona için teşekkür etmek, sırf “Louvre gittim� demek için bile olsa gitmek gibi motivasyonların olacak. Var mı? O zaman diyeyim hocam o seni bir ay ordan oraya savuracak bilet 1000 ytl bile değil.

Daha uzun vadeli yolculuklar mı? Neden olmasın. Ne tutuyor seni burada. Sen, ben, bizim oğlan, kariyer bi de yenge. O zaman at kafandan Fransız Kızını, sen buraya aitsin. Değilim diyorsan benden sana söylemesi o kadar uzak olacaksın ki geldiğin yerden, tanıdıkların tanınmayacak, izlediklerin izlenmeyecek, ünlülerin tanınmayacak, adını telaffuz kolaylığı için hecelemen gerekecek. Ve o zaman fark edeceksin koskoca bir dünya haritasında evren diye kendine yarattığın ve bildiğin her yerin ne kadar küçük olduğunu. Ve seni gidebildiğin için takdir edenlere, sana yol yordam soranlara utana sıkıla şunları söyleyeceksin “abi çok kolay, herkes yapabilir. Gerçekten herkes. Ama biliyorum ordan bakınca zor görünüyor, cesarettir, gözü karalıktır boktur püsürdür ister gibi duruyor. İnan olsun değil. Bir bilet almaya ve Rossie O’donnell’dan Sell All My Things’i kulağına takmaya bakıyor.�

Her şey daha kötü de olabilir. Ama en kötü ihtimalle Kağıthane’de değil, Casablanca’da aylak aylak gezinmiş olacaksın.

Ha senin yola çıkmaya gönlün yoksa o ayrı mesele. Necip Fazıl da çok iyi bilir ki ertelemek bir yere varmaz. Her zaman yapacak daha önemli bir iş yaratabilir, “bir sigara daha içeyim giderim� diyebilirsin.

Yoksa beyaz atlı prens veya zamanı durduran gülümsemeli kız Ankara yataklıda da karşına çıkar çıkacaksa. Ya da çıkmaz kim bilir. Aramak lazım istediklerini. Hiç bulamamak pahasına da olsa köşe bucak. Kalkıp aramazsan daha çok film çıkar içini yakan.

By Hucum Press | Mart 13, 2007 - 10:35 am - Posted in Sex and The City

yazan: Hücum Press

Ümraniye’de bir benzin istasyonu, saat 05.00 suları…

Ortağım ve ben bir minivanın içinde ekspres ve de soğuk ve de uykuyla tüm iletişimimizi kesecek türden kahve bombası içiyoruz. Her taraf sessiz, Frank Sinatra “ulan New York, sen mi büyüksün ben mi� diye Amerika’nın Sarayburnu’ndan meydan okuyor, biz de ona kulak veriyoruz. Çek dostum diyorum.

Trakya’ya doğru yol almaya başlıyoruz. TEM otoyolu bomboş ve İstanbul’da yaşayan insanların şaşkınlığıyla, yolda son sürat gidiyoruz. Büyükçe bir ilçeye girdiğimizde insanların henüz güne yoğun bir başlangıç yapmadığını görüyoruz. Açık bir kahvaltı salonu buluyoruz. Börekçi o kadar çok konuşuyor ki; sabah ayazına razı oluyoruz.

İlçenin stadyumuna gidiyoruz, saha girişlerini artık ezbere biliyorum bu yerlerin. Kendimi sahaya attığımda bir bakıyorum; ölü kent sabah sporunda! Genci yaşlısı, çoluğu çocuğu, takmış bereleri, giymiş pijamaları, kah yürüyor kah koşuyor! Allah sizi inandırsın yalanım varsa namerdim; halter kaldırıp indirenler bile mevcut burada.

Bu enteresan manzarayı uzunca izleyemeden, ülkemin kendini önemsetmek için bir tarafını yırtan, memur apoletlerini ,siz isteyin ya da istemeyin, sürekli duymanızı sağlayacak, özövüntüler zincirlerinde insanı darlayan model tipolojileri, artık yakamdan inmeyen bir rozet gibi… Onları çok iyi tanıyorum, oldukları yerden kaçıyorum ama o sırıtak, çıkarcı ifadeleriyle bir şekilde karşıma çıkıyorlar. Ben de onların karşısına…

Belki benim gibi 27 yaşında bir oğulları olsa evlatlıktan reddedebileceklerini düşünüyorum. Sonra onları o kadar iyi anlıyorum ki; hiçbir şeyi reddedebilecek kapasitelerinin olmadığını görüyorum. Kahverengi boyalı, demirden ayaklı, üzerlerine zimmetli masalarından ibaret mutluluklarından tiksiniyorum. Mutlu olmayı tanımamalarından dolayı onlardan tiksiniyorum. Onlardan birinin oğulları olduğumu düşünüyorum;

Onları odamı karıştırırken, kağıtlarımla hafiyelik oynarken, çekmecemi hiç bozmadan ne var ne yok diye bakarken görüyorum. Ergenlikte bağırıp çağıran, çocuklarına sürekli ders çalıştıran bu tiplerin, bir yerden sonra onlara söz geçiremeyip karşılarında sindiğini, sonra da bu götü kalkık veletlerin karşısında sünepe ebeveynlere dönüştüklerini gayet iyi biliyorum.

Akşam saatleri olmadan çıkıyoruz ilçeden.

Akşam saatleri olduğunda İstanbul’dayız tekrar. Eve gelirken geri geri giden bir okul aracı üzerimize çıkıyor. Zabıt tutuluyor. Okul aracının içinde onlarca çocuk meraklı gözlerle etrafa bakıyor, aileleri de evlerinde onları bekliyor.

Hayat çok garip…

By Hucum Press | Mart 9, 2007 - 11:24 am - Posted in Sex and The City

yazan: hücum press

Sabah yollar sisli ve saat 06.00 civarı. Eskihisar’dan kalkan bir feribotun, açık kısmında insanı uçuracak derecede rüzgar var. Yarı uykulu yüzler, yeşilliği kentin dışında kalmış kente doğru ilerlerken, varılacak yerlerin akıllarda silik kaldığını sanan olduysa feci bir şekilde yanılıyorlardı. Gözlerimi tam olarak açıp kentin merkezini gördüğümde hemen tarifleri verdim. Buradan bir U dönüşü, İzmir yoluna dön, şehirden çıkmadan sağa sap ve aranılan yapay çimenlik.

İnsanların üzerinde kalan izler çok değerlidir. Bu izleri taşımak da gurur vericidir.

Üzerimde kalan bir takım izler vardı. Bir çocuğun taaaa tepelerden gelen cırtlak bağırtısına koşarak sarılmak, kendinde kalan izlerin, iz bırakan üzerindeki sağlamasından geliyor sanıyorum.

Oradan oraya koşturup, türlü cinslikte insanlara laf anlatırken, bir dost sesinin “çay içecek vaktin var mı� diye yanına yanaşması ve bir duvar üzerinde çay içip eski günleri anmak gibidir yolculuk bazen. Yolculuk, feribotta bir Güney Marmara kasabasından kalkıp Sultanbeyli’de oğlunu arayıp, ölmeden önce onu bir kez daha görme isteğinin peşine düşen bir amcada eskiyecek yüzünü görmenin en güncel halidir. Yollar fenadır.

Daha önce durmadan geçtiğin bir yerde durma isteğidir. Yemek yerken yanında olan birinin artık oralarda olmamasından dolayı durmadan devam etmenin ağırlığını yaşamaktır. Çatlak bir tarak kemiğidir, lüzumsuz isteklere kol kuvvetiyle karşılık verme isteğine set çekebilmeyi öğrenmektir.

Yollar ve yeşil yollar… Bazen yeşil bazen beyaz yollar… Her zaman kara yollar…

By Hucum Press | Mart 7, 2007 - 10:36 am - Posted in Sex and The City

yazan: hücum press

Dolapdere girişinde kel ve gözlüklü bir adamla karşılaştım. Arkadaşım olduğunu fark ettim. Gel dedi gel. Gittim yanına ve tanımadığım iki kişi daha yanında. Trafik ışıklarının yanında suratıma bir bez parçası yapıştırdı ve gel benimle dedi. Baya ferahlamış bir şekilde bezi kaldırdım ve Dolapdere’ye inen yokuştan inmeye başladık. Yanındaki iki kadın bir şeyler anlatıyordu, anlamaya çalışıyordum ama sesler kesik kesik geliyordu. Sokakları ve caddeleri de birbirlerine karıştırmaya başladım. Sürekli bir sokaktan diğerine giriyorduk. Derinlik artıyor, hafızam artık tamamen yanılıyordu. Birden 5-6 kişi oluverdik. Herkes bana pisliğin tekiymişim gibi davranıyor, ben üzüldüğümde de yılışık bir sırnaşma başlıyordu. Kalabalık bir şekilde sokaklarda yürümeye devam ediyorduk. Burası İstanbul olmamalıydı. Bu kadar daha indiğimizde Boğazın serin sularında sualtı gezisi yapıyor olmamız gerekirdi. Arkadaşım yanındaki kadınlara beni işaret ederek “bu sizle kalsın� dedi ve orayı terk etti. Ağzımı açıp “ben de geliyorum� diyebilecek gücü bulamamıştım. Kıpırdayamıyordum. Birden bıyıklı ve bellerinde silahlar olan, kravatsız, renkli gömlekler giymiş, takım elbiseli adamlar tünedi çevreye. Herkes ve başta o iki kadın, adamlar geldiğinde kaçışıyordu ama bana ilişen olmuyordu. Benle bir hesapları olmaması konusunda emin olmak istiyordum ama olamıyordum. Adamlar dağıldığında iki kadından bir tanesi beni bir eve soktu. Güvende olacağımızı düşündüm bu gecekonduda. Tam tersi olduğu ortaya çıktı. O adamların eviymiş. Karar vermek ve uygulamak konusunda hiçbir şey yapamıyordum artık. Tamamen o iki kadının etkisindeydim ve bir şeyler yapmalıydım. Sevişmeye başladık bir tanesiyle. Bu iyiye işaretti. Belki beni kurtarabilirdi artık. Ama çok uzatmadı. “Ben gidiyorum� deyip evi terk etti. Biraz kendime geliyor gibiydim. O sırada adamlardan bir tanesi eve geldi. Silahını çıkarıp bana doğrulttu. “Neresi burası?� dedim. Omzumun üzerinden bir kurşun geçti. Hemen kapıya yaklaştım. Adam da yanıma kadar geldi. Birlikte evden çıktık. Evi terk ettiğini düşündüğüm kadın kapının önünde bekliyordu. Adam duymadan “seni buradan çıkarıyorum, beni takip et� dedi. Üçümüz yürümeye başladık. Geldiğimiz yöne gitmediğimizi düşünüyordum. Ters yöne doğru hızlandım. Kadın ve adam tamamen şaşkındı. Çok hızlı çıkıyordum. Yolda gelirken gözümün önünde beliren tüm silüetlerle karşılaştım. Sürekli yokuş yukarı çıkıyordum. Biri adımı bağırdı. Döndüm ve koluma bir kurşun girdi. Kolum hızlı bir şekilde ısınmaya başladı. Neyse ki bilimcim çok da yerinde değildi. Tırmanmaya devam ettim. Çoook uzun bir yol yürüdükten sonra Dolapdere yokuşuna ulaştım. Çıkacaktım artık olmadı. İstiklale yaklaşmıştım artık ama kolumdan da kanlar damlıyordu. Ancak acımıyordu. Oturdum kaldırım taşına ve bir sigara yaktım. İlk sigaram gibiydi.