By Hucum Press | Nisan 30, 2007 - 12:24 am - Posted in Dark Side Of The Moon

sarap-tadi.jpg

fotoÄŸraf: ÅŸebnem uÄŸural
yazan: hücum press

Bir pazar sabahına Şişli’de uyandım. Geceden kalma ab-ı hayat şerbeti damarları ve zihni açmış durumda. Günlerden 29 Nisan…

Önceki gün güzel İstanbul aynı güzel İstanbul gibiydi. Tarihiyle, kalabalığıyla ve karmaşasıyla içinden geçtik bir dost sesi eşliğinde. Döndük geldik Şişli’ye… Hayatın ne kadar acıklılığını, hayatın ne kadar yalnızlığını, en yakınındakiyle bile paylaşılamayan yalnızlığı konuştuk. 27 yılın azgınlığının ardından son zamanların yalnızlığından dem vurarak, ab-ı hayat şerbetini, kirlenen kanımıza karıştırarak arındık biraz.

Bir Avrupalı velet karışmak istedi sohbetin içine. Sözü hep batıya çekmeye kalkıştığında, batının ne menem bir şey olduğunu bilen bizler, hayata, aşka ve şaraba çevirdik muhabbetin yönünü. Sıkıldı velet. Dili de Türkçe’ye çevirdik akabinde. Vakt-i zamanında garbın illerinde maruz kalınan bir takım sosyal mağduriyetlerden dem vuruyorduk bir yandan da.

Sonra ünlülerin izlenme rekorları kıran sirklerinden sirklerine sektik bir süre. Sonra vazgeçtik. Bir akvaryumun içinde kayıp birer balık haline geliverdik.

Sabah uyandım, ölen gecenin ardından doğan güneşli bir pazar sabahıydı ki; başta mevzu bahis olmuş gündür. Bir kahvenin ardından Şişli Meydanı’na doğru yürüdüm. Dün gece sirklerin mahrumiyet alanında kalmışların elinde bayraklar, iktidardaki muhafazakar muhelefetin devletin başına geçişini protesto ediyorlardı. Aynı kişilerdi emin olabilirsiniz. Ana akım dünyanın her yerinde ana akımdır. Onu yaparsa bunu da yapar. Hayat o kadar matematik bir şey değil diyenlere de mütebessim bir selam yollarım buralardan.

Bostancı dolmuşuna doğru yürüdüm. Dolmuşun içi mitingden dönen cumhuriyet havarilerinin sosyalleşme arazisine dönüşmüş. Dolmuşçular ki; ramazan ayında bizleri ilahilerin beşiğinde sallanmaya mahkum bırakan kişilerdir, gıkları çıkamıyordu. Akademisyenler, emekli öğretmenler “Atam İzindeyiz� temalı naralarını basbas bağırırken bir sahteciliğin cefakeşliğini salıyorlardı yarı sıcak günün atmosferine.

Boğazı geçip Kadıköy’de indim dolmuştan. Bir aidiyetin kucağına atmak istedim kendimi. Attım ve geçtim. Gün geçti. Bir gün daha yoğun hayalkırıklıklarının kucağında geçti. Hayallerimi kırıp arkasından ağlamamayı öğrenmenin normalliğine kaptırmışken kendimi, türlü oyunların ortak sahnesine dönen memleketimde bertaraf olma niyetindeyim.

Bu tarafların içinde “ya bir taraf olursun ya bertaraf olursun� ezberini bozmaya niyetliyim. Bozabilir miyim bilmem… Yolda yürümek güzeldir, eşlik görmek daha güzeldir. Taraf olmadan, “benlerimiz� için, ben olabilmek için… Eşlik etmek ben olmaya engel değil gözümde. Belki de çok kalabalıkların içinde feci yalnızlıkların tatlı reçetesine alışık olmadığından insan evladı, yanaşıvermeyi bilemiyor birbirine. Altta simurgun kısa öyküsü var. Eşlik etmek isteyenlere…

By Hucum Press | Nisan 28, 2007 - 1:47 pm - Posted in Pulp Fiction

simurgh.jpg

Kaf Dağı’nın ardında yaÅŸayan, kuÅŸların padiÅŸahı simurg varmış. Bir gün kuÅŸlar toplanırlar.Hepsi efsane kuÅŸ Simurg’u merak ediyorlardır. Ve yüzlerce kuÅŸ padiÅŸahlarını görmek için yola çıkarlar. Yol uzun ve meÅŸakkatlidir. Kimisi kıskançlık denizinde boÄŸulur. Kimisi aÅŸk ovasına iner kalır. Kimisi öfke dağında durur. YolculuÄŸun sonunda Kaf Dağı’nın ardına sadece 30 kuÅŸ ulaşır. Ulaşırlar ulaÅŸmasına ama orada hiç kimse yoktur. Si farsçada 30 anlamına gelirmiÅŸ. Murg ise kuÅŸ. Durup düşününce anlarlar, aradıkları Simurg kendileridir.

By Hucum Press | - 12:10 am - Posted in Any Given Sunday

stpauli.jpg

yazan: hücum press

Ülkemiz bir spor ülkesi değil ne yazık ki. Bırakın amatör branşların yeterli ilgiyi görmemesini bir tarafa, görsel yönden müthiş zenginlikleri olan, çok farklı heyecan ve seyir zevklerine sahip, tüm dünyanın büyük ilgiyle takip ettiği sporları günlük spor gündemimize yaklaştırmıyoruz bile. Ancak bu dallardan herhangi birinde milli bir başarının eşiğine gelindiğinde aniden o sporun uzmanı oluveriyor, tüm literatürü bir anda öğreniveriyoruz. Yani sporun kendisinden öte; ait olduğumuz şeylerin değer görmesi bizim hoşumuza gidiyor, onu zorluyoruz.

Bir de babadan kalma futbolumuz var. Çok doğru bir tabir olmadı diye düşünüyorum. Babadan kalma tuttuğumuz takımımız var. Onunla güldüğümüz, onunla ağladığımız, o formayı sırtımızda taşıdığımız rüyalar gördüğümüz, günlük kıyafetlerimizde yan yana getirmek için çaba sarf ettiğimiz renklerimiz, kendimiz gibilerle bir araya geldiğimiz, kendimizden çok daha zengin bir konuşma dilini oluşturduğumuz, sosyal bir duruş, sosyal bir tavır geliştirdiğimiz, olduğundan çok daha anlamlı bulduğumuz tribünlerimiz var. Başkası gibi değil, bizim içine katılabileceğimiz kadar bizden olan tribünlerimiz, başkalarının anlamayacağı kadar büyük değerlerimiz var. Uğurlu olduğuna inanılan maç izleme salonlarımız, giydiğimiz gün asla kaybetmediğimiz çoraplarımız, taktığımızda gol yemediğimiz kravatlarımız, o unutulmaz zafer maçında rengi atmasına rağmen ısrarlı o muhteşem günü hatırlatan şapkalarımız var. O tribün öykülerinin içinde herkesten ve her şeyden çok, biz varız. Bizler sporseverden çok kulüpseverler kümesinin elemanlarıyız.

Bir taraftan da batılılaşmamız sürüyor. Avrupa Birliği’ne girmeye çalışıyor, “ama tüm dünya bunu uyguluyor� diyerek besmele çektiğimiz iş dogmalarını kazanıyoruz, son kullanma tarihine bakan tüketicimizle gurur duyuyor ve Avrupalılaştığımız için seviniyoruz.

Şimdilerde bu yaklaşımı kulüp taraftar ilişkisi içinde de görüyoruz. Avrupalı kartonlarla bayraklarla kareografiler yapıyor, biz de yapalım, onlar istikrarın peşinde koşuyor gözümüzü kapayıp destekliyor, tribün gruplarımızı dernekleştirip kurumsal kimlikler kazandırıyor ve o kimliğe dahil olmanın en doğru taraftar biçimi olduğunu dikte ediyoruz. Şampiyonluk bu büyük taraftara yakışıyor, kulüp değil tribün grubu “herkese karşı olduğunu� beyan ediyor, tüm grupları tek çatı altında toplamayı marifet sayıyoruz. Rekabet ölçülerimiz de bize uygun. Orjinalite ve çeşitlilik yerine, hacimliliği büyüklük kriteri yapıyoruz.

Eğer ki futbol taraftarlığını seviyorsak; bırakalım aynı çatı altında yaşamayı. Şemsiyemiz renklerimiz olsun sadece. Tribünün sesini tek ses haline getirmeye çalışanları, bizleri aynı koltuk numarasından maç izlemeye zorlayanları, işte amigonuz budur, buna tapacaksınız diyenleri, pankartları yok edenleri, tribüne özel güvenlik sokanları def edelim o zaman.

Eğer ki işimiz gösterinin kendisi değilse; yürüyün gençler… Tek başımıza deplasmanlara gidelim, ağzımızı burnumuzu kırsınlar ama sebebi kendi sevdamız olsun. Reisler, liderler defolsun. Tribünde yepyeni bir anarşi yaratalım…

By Hucum Press | Nisan 27, 2007 - 2:02 pm - Posted in Dark Side Of The Moon

nisan-mayis-2006-077.jpg

fotoÄŸraf: ÅŸebnem uÄŸural
yazan: hücum press

Her yer yine bayraklarla doluyor. Herkes yine boyundan büyük laflar söylüyor. Olan bitene baktığımda değişen bir şey göremiyorum. Her şey on yıl önceki gibi. Yine uçurumun kenarında gibiyiz, yine yaşamın daha güzel olacağını iddia edenler var.

Patronun nasihatleri, öğretmenin nasihatleri ve tabii ki siyasetçilerin vaadleri. Her şey güzel olacak diyor hepsi ama zamanla. Kimin zamanıyla ulan! Yetmedi çaldıklarınız…

Çalıp götürdüklerinizi, cebimde patlayan hayalet balonların pis ıslaklığıyla, çamurdan dünyanızla ve dünyanın dönüşünü endekslediğiniz mucizevi 367 sayısıyla mı geri getireceksiniz? Hayal kurma isteğimin önüne bile set çeken sizler. Hepinizden nefret ediyorum.

Zamanlardan bir zamanda, oturduğum sıranın yanında “zaman çizelgesi� denilen zımbırtı vardı. 0 yılından bu yıla kadar ve daha çok sonraya kadar uzar giderdi. Savaşların tarihiydi, insanlığı etkileyen olayların tarihiydi bu. Benim değil, benim içinde yer alabileceğim türden değil. İstanbul’u fethedemeyeceğime, sanayi devrimi yapamayacağıma göre zaman çizelgesinde yerim yok demektir.

Bu kadar önemli olayın içinde yoksam eğer, neden yorgunum? Kollarım neden hareket etmek istemiyor, güneşli bir bahar günü neden zehir tadında geçiyor. Biri bana anlatabilir mi?

Sevdiğim, çok sevdiğim yollardan nefret ediyorum. Tutup birinin kolundan kaçtığım mavi yeşil sahilleri, barakaları, ağaç evleri özlüyorum. Sırf bu yüzden gitmek istemiyorum. Özlem anlamı büyütüyor insanın gözünde. İstemiyorum.

Boşlukta gezmek, nasihat dinlemekten de üzülmekten de daha yorucu. Boşlukta gezelim madem…

By Hucum Press | Nisan 26, 2007 - 11:11 am - Posted in Dark Side Of The Moon

silahtaraga-37.jpg

fotoÄŸraf: ÅŸebnem uÄŸural
yazan: hücum press

Son dönemde Türkiye’nin en hareketli kitlelerinden birini oluşturan bu güruhu biraz tanımakta yarar var.

Genellikle eğitim düzeyi lise ve üstü olan, belli bir gelir düzeyini yakalamış (orta-üst) insanlar ve bu insanların yaşamlarına ortak olabilen (orta-alt) ekonomik seviyedeki, çok fazla okumayan ama gazetelere bakan, sinemaya tiyatroya gitmeyen ama ana haber izleyen, Emin Çölaşan’ı, Hasan Pulur’u ayda bir iki kere okuyup, o gazla dini bayramlardaki vatan kurtarma sohbetlerinde canavarlaştıktan ve seçimlerde sosyal demokratlara oy verdikten sonra kenara çekilen Cumhuriyetçiler artık emperyalizm karşıtı oldular. Bunun adı da Ulusalcılık oldu. Malumunuz milliyetçiyiz derlerse MHP tandansına yaklaşmış ve marjinalleşmiş oluyor kendileri. Oysa ki; bu ülkede kenarda durulmaz, merkezin eliti olunur. O nedenle Milliyetçilik denecekse de bunun adına, hiç değilse “Atatürk Milliyetçiliği� ya da “Cola Turka Milliyetçiliği� demek gerekir ki; milletim başbuğların kanatlarının altında olmasın.

Şimdilerde hem demokrasiyi, hem laikliği, düşünce özgürlüğünü, hem din ve vicdan özgürlüğünü bu ulusalcı cumhuriyetçi karma halk oyunları ekibi koruyor. İlk fırsatta canlarından çok sevdikleri Genelkurmay’ın kapısını çalıyorlar.

Militarizmin, zorbalığın, tektipleşmiş yaşamların olduğu hiçbir yerde özgürlüklerden söz edilemez. Eğer bu ülkede başı açık gezmenin yolu, silah zorundan geçiyorsa onun adı özgürlük değildir. Tam tersi zorbalıktır, nehri geriye akıtmaya çalışmaktır.

Çocuklarınız, evlatlarınız gerçek anlamda emperyalizmi anlayıp, onla mücadelenin kültürel ve siyasal yollarını ararken nerelerdeydiniz ey cumhuriyetçiler? A.B.D. karşıtlığı siz karar verdiğinizden beri mi meşrulaştı bu ülkede ey ulusalcılar?

Sizleri uzun zamandır ortalıkta göremiyorduk, ortalarda olduğunuzda da yanınızda bozkurtlar uluyordu? Ne oldu? Geçti mi iktidar günleriniz? Sokaklara mı inmeye karar verdiniz? Hayırlı olsun… Ama bu memleketin copları size kalkmaz. Sizler öğretmenler, devlet memurları, bürokratlar, doktorlar ve mühendislersiniz…

Yıkın o zaman her şeyi, versin bakalım asker özgürlüklerinizi geri… Özgür kaldığınızda yapacak bir şeyleriniz var mı? Bu konuda bir planınız var mı?