By Hucum Press | Mayıs 30, 2007 - 1:17 pm - Posted in Any Given Sunday

gere.jpg

yazan: hücum press

80’li yıllarda çocuk olmak geyiği iyiden iyiye uzamış da olsa artık, 80’li yıllarda çocuk olanların ve de futboldan hoşlananların çok sevdiği bir takım vardır: PSV Eindhoven…

Bu takım çok enteresan bir takımdı. Mustafa Denizli, onlar hakkında konuşurken PEESVE demeyi bilirdi, bazılarımız öyle söylemeye başladı, bazılarımız “hadi leyn� deyip PeSeVe demeye devam etti.

Her şey bir yana nefis topçular vardı bu takımda. Van Breukelen, Romario, Koeman, Ruud Gullit ve tabii ki takım kaptanı Erik Gerets… Gerets bir Belçikalı olmasına rağmen bu muhteşem takımın sağbeki olarak, takımın ruhuydu, takımın bizzat kendisiydi. Jilet gibiydi, keserdi, biçerdi. Uzun taçlar atardı. Sakallı suratıyla futbolun sert yüzüydü. Derken derken, yıllar geçti. Gerets Türkiye’ye geldi. Artık hırçın bir savunma futbolcusu değil, Cesur ve Güzel dizisinden çıkmış bir aktör gibiydi. Puro içen ve golf oynayan bir Gerets vardı karşımızda.

Duruşuyla, konuşmasıyla, dengeli haliyle, yokluklar içinde başarı yakalayan bu büyük yıldız, bu dandik takımla başarısız olduğu için gönderildi.

Geçmiş olsun ülke futbolu… Gerets de gitti.

By Hucum Press | Mayıs 28, 2007 - 9:44 am - Posted in Ed Wood

kaptan.jpg

yazan: hücum press

Tabii ki korsan olayına ve bu korsanlar arasında en bir sevdiğimiz Jack Kaptan’a saygıda kusur etmeyeceğim. Ancak velakin Jack Kaptan’ın hayatı pek zor. Ölüyor ölüyor diriliyor derken kendisine, bir takım şizofrenik eğilimler baş gösteriyor. Ancak bu şizofrenik haller, gemiyi yengeç adımlarıyla denize indirmesini sağlarken, gözümün önünde Sultan Mehmet Han’ın Haliç’teki kazıkları yağlamak suretiyle denize indiriş öyküsünü canlandırıverdim.

Filme dönelim ki çıkamıyorum içinden, son derece keyifliydi bu bölüm.

Korsanlık kurumunun en beğendiğim yönü, karaktersiz insanlardan kurulu bir yapıya inanmaları. Kurum kültürleri bunu gerektiriyor. Anlaşmalar sadece anahatları belirliyor, saflar sadece “bu an� için belli oluyor, ancak delikanlı çocuklar mı bu korsanlar? Evet delikanlı çocuklar.

Kahramanlıksa kahramanlık, cesaretse cesaret, tutarlılıksa tutarlılık amaaaa… Karakter pek zayıf…

Neden?

Çünkü herkes kendi kalemini açar yarim! Eğer ki hürriyetse peşinden koşulan, evet karakter gerekir. Ancak özgürleşim isteği içine düştüyse, karakter geriden gelir. Şimdi bana o ufku tekrar getirin!

By Hucum Press | Mayıs 26, 2007 - 9:11 am - Posted in Sex and The City

kacak.jpg

görsel: şebnem uğural
yazan: hücum press

Bir akşamüstü ve ne yapacağımın çok da belli olmadığı saatlerdeyim. Yarım saat daha dolanmam lazım. İstiklal Caddesi çok kalabalık, sevmiyorum burayı. Araya dalıyorum, hanın olduğu yere. Dört yanım binalar, ortada kartondan bir sehpa, kirli adamlar ve zar sesleri. Tabii ki pis bir koku. Askerlikten beri bu koku olayına bağışıklığım var, eskisi kadar rahatsız etmiyor. Bir de şöyle bir durum var; ben rahatsızım zaten. Olan bitenden, yaşanan ve yaşanmayanlardan rahatsızım. Biraz daha cesaret istiyorum insanlardan ama akşam saatleri yaklaşınca herkes el sallayıp evine çekildi, biliyorsun.

İstediğin kadar akşam saatlerinin gelmediğini söylesen de hava kararmaya başladıktan sonra aydınlık istiyorsan yeni günü beklemen gerekir. Hayatına akşam çöktüyse, gelecek yeni bir gün yoktur; yeniye sen gidersin, onu sen ararsın, yaratırsın ve tekrar doğarsın. Karanlıktan çıkınca aydınlık gözlerini kamaştırır, hemen alışamazsın.

Bir süre hanın içinde kaldım, insanları çevirdim, hanın hikayesini dinledim. Herkes başka bir öykünün peşindeydi, herkes çok haklı olduğunu, en doğru olduğunu söylüyordu. Oysa ben her birine ayrı ayrı inanıyordum. İnsanların hayatlarında haklı olduklarını kanıtlamaktan daha önemli konular yoksa durum pek de iç açıcı değildir. Herkese bir şeyler anlatman gerekir, tekrar tekrar anlatman gerekir, aynı cümleleri kurman gerekir. Aynı olman gerekir.

Eğer ki aynı değilsen, durum fena da değildir.

Hava artık tam anlamıyla karardı. İstiklal Caddesi iyice kalabalık, dalıyorum tekrar içine. Ne kadar kalabalık olursa olsun burası, alışveriş merkezlerindeki uğultu olmadığı sürece bende bir kredisi olacak. Ama yine de sevmiyorum, burası bana ben de buraya mesafeliyiz. Gezi Parkı’na doğru ilerliyorum, demli çay Kısa Samsun ikilisinin tam zamanı. Gün her açıdan iyi geçtiğine göre kendimi yormaya hakkım var. Yakıyorum bir “gemici cigarası�. O sırada telefonum çalıyor. Zamanlı mı zamansız mı bilmiyorum, Samsun’dan derin bir nefes çekiyorum, kültablasına bırakıyorum. Geliyorum tamam geliyorum. Çok konuşuyor, ben de çok konuşuyorum, elim kültablasına gidiyor; otomatik söndürme sistemi devreye giriyor. “Eee� diyorum, kalkıp gidiyorum.

Kapaklı şarap alıyorum, biraz konuşuyoruz. Biraz daha… Biraz daha… Biraz dahaaaaaaaaaaaaa…….

Hayat berbat, hatırlıyoruz…

By Hucum Press | Mayıs 25, 2007 - 10:02 am - Posted in Any Given Sunday

maradona.jpg

eser sahibi: dingdongdaddy

güzellerin güzeli geline
kemer olsam yar sarsa beline
maradona gurban maradona
maradona hayran maradona

By Hucum Press | Mayıs 24, 2007 - 8:39 pm - Posted in Sex and The City

hoscakal.jpg

görsel: şebnem uğural
yazan: mai

Bir sabah kaybolmak istiyorum…o kadar çok hayal ettim ki o günü artık neredeyse hayatımızın sonuna kadar peşimizi bırakmayacak viraj mahiyetli bir deneyimin anısı kadar net kafamda. Hiç uyumadığım bir gecenin sabahı, saat 7 civarı. Bütün gece oturduğum koltuktan kalkıyorum. Duşa giriyorum. Yarım saat kadar suyun altında öylece durduktan sonra giyinip salona geçiyorum. Ketldaki suyun kaynamasını beklerken çantama yedek t-shirt, bir iç çamaşırı, kitap falan koyuyorum. Kaynayan suyun sesi geliyor. Bir kahve koyup salona dönüyorum. Pakette kalan ve sabah sakladığım son sigarayı yakıcam. Gece ağzına kadar doldurduğum kül tablasının görseli beni rahatsız ediyor. Önce onu çöpe döküyorum. Sonra kahvemin başına geçip sigaramı yakıyorum. Gece kendi kendime konuştuğum hayali arkadaşlarımın günün ilk ışıklarıyla terk ettiği salonda kafamı dinliyorum. Önce sigara bitiyor. Elimde yarım kahvem telefonu alıyorum. Turkcell’i arayıp numaramı iptal ettiriyorum. E-mail hesaplarımın şifrelerini asla hatırlayamayacağım gelişigüzel bir şeylere çevirmek geliyor aklıma. Üşeniyorum ya da kendime öyle söylüyorum. Ne fark eder ki? Saat 8’i biraz geçiyor. Çantamı alıp çıkıyorum. Tanıdığım ama sevmeyi beceremediğim ya da sevip de kendimi sevdirmeyi başaramadığım sokaklardan geçiyorum. Bir şeye biniyorum ve puf! Aradığınız numara kullanılmamaktadır.

Bir gece alkolün de etkisiyle okumakta olduğum Milan Kundera yapıtı Ölümsüzlük’ü duvara fırlatıp öfkemi klavyeden çıkartmıştım.

Alttan aydınlatma lambası cızırdıyordu, bilgisayar takırdıyor. Sanki çok önemli bir şey yapıyormuş, yapmak üzereymiş, ha yaptı ha yapacakmış gibi. Asabımı bozuyor.

Milan aforizmalar yumağı halinde zihnimi yormama yardım ediyordu ki benle uzun vakit geçirmenin bedelini ödedi. Asabiyetimden nasibini aldı. Hiç hoÅŸlanmıyorum bu heriften. Anlamsız bir kendini beÄŸenmiÅŸlik halinde, tanıdığım tanımadığım herkese bok atıyor. Sevmem ben dedikoduyu. Yok Goethe şöyle, Goethe böyle. Yüz kere dedim bana anlatma diye. Dün Castro belgeseli izliyordum. Hani ÅŸu CnnTürk’te yayınlanan. Bana dirsek attı ÅŸerefsiz! “Bak” dedi. “Hani pek severdin, gördün mü bi bok bildiÄŸin yok, sen de Paul ( beni Paul ile kıyasladığında gerçekten sinirlendiÄŸimi biliyor) gibisin. Sırf ben bunları bunları sevmiÅŸtim demek için bir ÅŸeyleri yarım yamalak seviyorsun. Haydi sevsene ÅŸimdi 50000 (Fidel 20000 dedi bu arada ben ona inanırım) kiÅŸiyi içeri atmış, ismini duyduÄŸun anda unuttuÄŸun insanları açlıkla, susuzlukla öldürmüş bu adamı.” Sonra durmadı “Bak bak” dedi. “Bak iÅŸte. Manevralara, taklalara, kriz yönetimi adı altında gördüklerine bak.” Ters bakışımdan etkilenmiÅŸ olacak ki sustu. Ama can alıcı noktalarda bana sinsi sinsi sarkastik bakışlar atmayı ihmal etmedi. Åžerefsiz! DalaÅŸasım yoktu onunla siktir ettim konuyu, görmezlikten geldim. Benim de onu yaralayabilecek bir ÅŸeylerim vardı ama uÄŸraÅŸtıkça başıma dert olacaktı “sonra” anlamına gelen küçük bir gülümsemeyle geçiÅŸtirdim. Bu onu kızdırıyor ama misafirim olduÄŸundan üzerime gelemedi salak. Zira o da biliyordu ki gelseydi o üzerine pek de yakışan frankofon atkısını bir kenara bırakmak zorunda kalacaktı. Bırakmasın. Yakışıyor gerçekten de ona. Zaman zaman küçük bir sempati uyandırmıyor deÄŸil bende.

Dün ona Agnes’i gönder bana onunla konuÅŸmaya, ona sorular sormaya ihtiyacım var dedim. Benim ki de eÅŸeklik iÅŸte sanki Agnes’i tanımıyormuÅŸum gibi. Gerçi tam olarak tanıdığım söylenemez ama her neredeyse en azından ÅŸu sıralar kimseyle anlamsız çene çalmalara girmek istemediÄŸini bilecek kadar tanıdım. Yine de ona soracak sorularım var. Hayır yalan söyledim. Sorularım da yok. Bir süre gelip benle sessiz sessiz otursa, sessizliÄŸi paylaÅŸsak, cızırdayan lambaya ters ters baksak istiyorum. Belki ona üçü bir arada fındıklı kahve ikram ederim. Bir de ismiyle alay ettiÄŸim için bana kızmamasını isterim belki ondan. Ama ne yapabilirim ki biyoloji öğretmenimi hatırlatıyordu bana. Tuhaf bir kadındı Madame Agnes. Kısa kesilmiÅŸ saçları ve erkek olsa “kavruk” olarak tanımlanabilecek bir vücudu vardı. Gerçi benzerdi de erkeÄŸe. Evet evet! Bir erkeÄŸin kavruk vücuduna sıkışmış, hiç bir samimiyetsizlik ögesi barındırmamasına raÄŸmen bana samimiyetsiz gelen bir gülümsemeye sahip olabildiÄŸine tuhaf bir kadındı.

Milan onun yerine bana Don KiÅŸot’un penisinin küçüklüğünden, Sancho’nun ne kadar sığ bir hödük olduÄŸundan bahsediyor. Onun kelimeleri benim deÄŸil! Ben Sancho’yu Çiko’ya benzetir sempati duyarım oldum olası. Gerçi Çiko da pek entelektüel sayılmaz.

Galiba Agnes ölmüş. Milan benden gizlemeye çalışıyor şimdilik. Zamanı geldiğinde söyleyecek. Ama bir ara ağzından kaçırır gibi oldu. İlk tanıştığımızda. Herhalde dikkat edeceğimi düşünmemişti. Ya da umursamadı. Onun hakkında bir şeyler öğrendiğimden beri kendisine biraz mesafeli davrandığımın farkında. Küçümsüyor da beni farkındayım. Küstah romantik hıyarın teki kendisi.

Bilgisayar tırtlamaya devam ediyor. Dünyayı ele geçirecek bir benim haberim yok. Conrad süper bilgisayar.

İkinci kutu normalmiş, ilki fıçıydı. Tuhaf desenimtrak çizgileri olan bir de boş kadehimsi bardak var. Öyle garip ki kendisi kadeh süsü verilmiş ayaklı bir bardak ve üzerinde çizgi denemiyecek bir şeyler var. Aslında çizgi onlar ama alt kısımları oval oyuklara dönüyor. Her bir oval oyuklu çizginin arasında da oval oyukla aynı boyda yarım çizgiler var. Her şeye kadeh olabilir ama tam olarak hiç bir şeyin kadehi değil. Ama kadeh o evet bardak değil. Ayağı var çünkü. Telefon, anahtarlık (akbilli), çakmak, kül tablası, kalem, küçük kağıtlar, sigara, tüylü kalemin dikkat çektiği kalemlik, fincan vs.
Milan’ı gönderdim. Agnes gelmedi…

Şimdi baktıkça rahatsız oluyorum bu metinden. Lise fotoğrafları, üniversite hikayeleri, yıllar sonra karşılaşılmış bir tanıdık kadar huzursuz ediyor.

Kendi varoluşsal depresyonunu çek devriminin önünde tuttuğu için sevmeyeni bol olan bu adamla tanışıklığım itiraf etmekten hoşlanmasam da geç geldi. Zaten geç kalırım ben. Kendimi Oğuz Atay’ın Turgut’u gibi hissediyorum böyle anlarda “o aralar Kundera’yı keşfetmişti ve sürekli ondan bahsediyordu. Bu Kafka okuyana kadar sürdü, o da rus yazarlarına merak salıp Kundera’nın romantik satırlarını ucuz edebiyat diye niteliyene kadar…�

Sonsuz bir hayat sunulması halinde bu hayatı Paul ile birlikte yaşamak isteyip, istemediğinin sorulacağını düşünen Agnes’in cevabına o meşhur sabahı hayal ettiğim günlerde can-ı yürekten tekrarlıyorum; “hayır gelecekte birbirimizi bir daha görmek istemiyoruz�.

Puf diye yok olmak istiyorum bazı bazı. Tanıdığım hiç kimseyi bir daha görmeyeceğim bir yere doğru. Bu kimseyi sevmediğime mi delalet? Fark eder mi? Kusura bakmayın çocuklar bu soruların cevabı ne olursa olsun söyleyebileceğim tek şey değişmeyecek. “umarım sizin için her şey iyi olur. Hoşçakalın. Bir daha görüşemeyeceğiz…�

Anılar dostlar arasında habire anlatılmazsa silinirler. Bunun için mi dört elle, sömürürcesine, sürekli bir onaylanmama korkusu içinde yapışıyoruz birbirimize? Belleğimiz silinmesin diye mi? bu yüzden mi koloniler halinde toplanıp insanın midesini bulandıracak kadar sık olarak aynı hikayeleri anlatıp duruyoruz. Sıradan hikayelerimizi unutulmaz kılmak için mi bütün bu çaba? Birbirimize hoş görünmek için durmadan birbirimize dair bildiğimiz ne kadar hikaye varsa eveleyip geveliyoruz. Böylece karşımızdakine onu tanıdığımızı kanıtlamaya çalışırken bir yandan da varlığımızı ispat ediyoruz.

Belki fotoğrafları da yırtarım o sabah. Defterleri çöpe atarım.

Hoşçakal. Bir daha görüşemeyeceğiz.