By Hucum Press | Mayıs 24, 2007 - 10:30 am - Posted in Any Given Sunday

anfield.jpg

yazan: hücum press

Bir çimento kamyonunun dar bir sokaktan ana caddeye dönüşünü gördüm. Ağır ağır dönüyor ama her an hızlanacak atiklik ve çevikliği bir potansiyel olarak heybetli vücunda bulunduruyor, saklamıyordu. İşte bu yüzden merdivenlerden aşağı inip kamyonu yakından görmek ve olay yeri incelemesi yapmak istedim. Ben merdivenlerden indiğimde, kamyon çoktan anacaddeye çıkmış, hızlı bir şekilde ilerliyordu. Banaysa gri, mavi arası bir egzoz dumanı kalmıştı.

Yaz mevsimine girdiğimiz ve dolayısıyla birlik-beraberliğe hiç ihtiyacımız olmayan şu günlerde, çocukluğumdan beri hep aynı şeyi yaşarım. Öğle saatlerinde, ıssız bir yerde, güneşin alnında kendi başına kalma durumudur mevzu bahis olan. Sıkıntılı dakikalardır. Bir sigara içerek başlarsın, sigarayı içerken anlarsın ki bir bakkala ihtiyacımız var; lakin bu sıcağın altında içilen sigara yanında ağız kuruluğunu getirecektir. Uzun ve toztoprak içinde geçen bu yolda akla getirilmesi gerekenler geçmiş zamanla ilgili olmalıdır. Şimdiki zamandan kopulmuştur nitekim.

Bir sigara yaktım hemen. O sırada bakkal yanıma geldi. Elinde bir şişe içme suyu vardı ve 50 kuruş diyerek bana sırıtan bir adam buldum karşımda. Aldım suyu, açtım kapağı, çektim bir fırt ve bakkala geri verdim şişeyi.

Stadyuma girme zamanıydı. Turnikelerin olduğu kapının yanındaki kapı açıktı. Daldım o kapıdan, kale arkası tribününe girdim. Merdivenleri birer ikişer atlayarak çıktım. En tepeye kadar, en tepeye kadar.

Tribünlerde bir tek ben vardım, sahadaysa sahaya çizgilerini boyayan, çimleri biçen çizmeli bir adam.

Hazırlanıyorduk artık. Bayraklar sallanacak, yağmurlar yağacak, insanlar kucaklaşacaktı. Bir mutluluk hep beraber yaşanacaktı. Herkesin üzerinde çubuklu formalar, her biri farklı sezonlardan kalma, farklı forma reklamları, farklı öyküleri çağrıştıran şeyler. Hepsi de güzel şeyler…

Her şeyde olduğu gibi tribünde de eski güzel günlere özlem duymak, onları getirmeyecek boş bir enerji kaybı olacaktır. Bundan sonra daha da sertleşmek gerekecek. Olması gerektiği gibi, her yerdeki gibi…

By Hucum Press | Mayıs 22, 2007 - 11:59 pm - Posted in Sex and The City

puskucuk.jpg

fotoÄŸraf: ÅŸebnem uÄŸural
yazan: hücum press

Bitmesini istersen zor biter, hep sürsün dersen hemen biter.

Hayat böyledir; önce heyecan verir, sonra hakimiyet ve salıver gitsin. Memleketin doğusunda bir akşamüstü, göl kenarı.

Oysa buralar önceleri çok heyecan vermişti. Garip gelmişti, anlatıyordum, geceliyordum, sabahlıyordum, tekrar kalkıyordum. Bir stadyumun, yıkık dökük koridorlarından koca bir kainat geçmişti. Sonra ağlamıştık bir yandan, omuz vermiştik diğer yandan. Saçlarım daha yeni yeni uzarken dönüyorduk.

Şimdi göl kenarında birbaşıma… Seyyar arabada mangal yanıyor, lavaşlar sarılıyor. “Bira ister misin abi?� diyor usta. İstemiyorum, efendi gibi yemeğimi yiyorum. Van’a gelmeden evvel, bundan baya bir evvel, güneşin en güzel battığı yerin denizin üzeri olduğunu söylediler. Oturdum izledim, izledim ama bir şeyin batışı güzel olur mu yahu? Güzel olan doğumdur, doğandır. Battığı yer mutlu etmez, üzerine hüzün çöker.

Telefonum çalıyor, annem arıyor. Zor diyorum anne zor. Hayat çok zor. Ben kendimi anlatsam da olmuyor, sen beni anlatsan kimse inanmıyor, ben seni anlatsam yalanlarımdan sanıyor. Sıkıştım köşeye, onlar duymuyor.

Uzun uzun anneme anlattım. Diyorum annecim ben artık başkayım. Onlar anlamaz biliyorsun… Bizim özel günlerimiz, doğum günlerimiz, tarihe geçirdiklerimiz olmaz. Biliyorsun onlar anlamaz.

İpuçlarını birleştiriyorum, bir ucundan ben tutuyorum, diğerini tutmuyorum. Durumlar böyleyken böyle diyorum. Sağlık olsun oğlum diyor. Uçağım yarın diyorum, uzun uçacağız diyorum. Bu memlekette bu kadar uçulabilir diyorum. Ve tamam ben burada bittim.

By Hucum Press | Mayıs 11, 2007 - 10:02 am - Posted in Sex and The City

nihatseda.jpg

yazan: gad 

90’lı yılların başlarında benim gibi ergenlikle tanışmaya çalışan bir çok erkeğin, hayal gücünü geliştirecek çok fazla seçeneği yoktu.

Tahmin edersiniz ki internetin, bilgisayarın olmadığı bir dönemde, üstelik küçük bir Karadeniz ilçesinde adım atmaya çalıştığınız ergenlik çağınız bir takım kabuslar da içeriyordu.

ÖrneÄŸin benden 4 yaÅŸ büyük bir abimin bavul ticareti için ülkemize gelmiÅŸ, bir takım iki ayaklı, sarı saçlı varlıklarla konuÅŸabilecek kadar Rusça’yı öğrenmesi, hep bu dönemde olmuÅŸ, sonrasında da ne devam etmiÅŸ ne de geliÅŸmiÅŸti. Hayat o dönem abimin daha sonra bana kıskanarak tersini söyleyeceÄŸi bir halde görünüyordu; bu hayata geç gelmiÅŸim…

Ama ergenliğe başlayan bir erkek olduğumdan, etrafımdaki arkadaşlarımla, bu uzun yolda birlik yapma kararı almıştık. Okul gereksiz, sinema rutin haline geldi.

Düzenli olarak gazete alarak, arka sayfa güzelleri hakkında yorumlar yapmaya başladık. Tam olarak yetişemesem de Aydemir Akbaş’ı sinema perdesinde ilk gördüğümde, Zerrin Egeliler güzel bir kadındı.

Serpil Çakmaklı gizemli, Seyyal Taner işveli Sibel Can ise ulaşılması zor güzellikte kadınlardı. Ancak benim o dönemde umurumda olan tek şey “seksi� kelimesinin anlamıydı.

İşte o anlamın vücuda geldiÄŸi tek bir kadın vardı: Seda Sayan…

Kırmızı elbisesiyle bacak bacak üstüne atarak çektirdiği fotoğraf, bir erkeğin hafızasının ne kadar kuvvetli olabileceği konusunda beni bugün bile şaşırtmaya devam ediyor. Permalı saçlarıyla aynaya bakarak, verdiği pozlar kendimi fazla zorlamadan aklıma geliyor.

İşte benim gibi “olgun ergenlik� çağını yaşayanlar için, Seda Sayan hala gerektiği saygıyı gösterdiğimiz bir kadın olma özelliğini koruyordur. Tahmin edebileceğiniz üzere Seda Sayan’ın herhangi bir şarkısını bilmiyorum.

Nihat Doğan özellikle Seda Sayan’la yan yanayken ben de varım ben de adamım ben de önemliyim diyen ergenlik çağındaki gençleri hatırlatıyor. Garip bir hali, garip bir bakışı var. Nihat Doğan’ı Nihat Doğan yapanın Seda Sayan olduğunu kabul etmesine rağmen bunun verdiği ezikliği içine sindirememiş ve hala bunun dışına çıkmaya çalışan tavrı, acemiliği ve bu ses ve tiple asla olamayacağı maço erkek özlemi kendisini çok sıkıyor olsa gerek. Özellikle Kanal D’de başladığı programla her ne kadar rating alsa da seviyesizliğini ortaya çıkarması ve tam bir yıldız olamayışı da cabası. Ne yazık ki bunu aşması, özellikle, Seda Sayan’ın bu kadar baskın olduğu medyada çok zor.

Zaten benim de anlayamadığım şey bu. Özellikle Seda Sayan’ın yanında neden maço olmaya çalışıyor ? Maçoluk yerine playboyluğu seçse her şey onun için daha güzel olacak. Ne bileyim Seda Sayan’la anlaşsa bile bir kez de olsa Seda Sayan’ı göstermelik aldatsa, emin olun kadın sevenlerinin sayısı en az iki katına çıkacak. Ama o bunun yerine kendisini Seda Sayan’a rağmen var etmeye çalışıyor. Yazık. Çok yazık.

Eski bir seks sembolünün yanında olabileceği tek şey, sümsük bir erkek olmaktır. Bu da biraz daha dışarıdan baksa aslında hiç de kötü olmayan bir şeydir.

By Hucum Press | Mayıs 9, 2007 - 12:19 am - Posted in Ed Wood

pars.jpg

yazan: hücum press

Çok kuzeylerde bir yerde;
Ben kendi kendime…
Çok uzaklarda bir yerde
Ben kendi kendime…

Bir gece matinesi, kıçım deri koltuklar üzerinde ve ayakkabılarımı çıkarmış vaziyetteyim. Sevimli Shrek, Karayip Korsanları’nın üçüncü bölümü, hepsi gelecek program. Benim karşımdakiyse düpedüz bir Pars…

Ucu başı belli olmayan bir uyuşturucu mafyasına karşı oğlu gözleri önünde öldürülen bir komiser.

Bu çocuğun oğlunu kovalayan bir uyuşturucu tüccarı.

Çocuğun ani büyümesi ve komiser oluşu.

Olayları çözüşü…

Serim, dürüm, çözüm: Uyuşturucu kaçakçısı, kahraman Türk Polisi’nin başdüşmanı, velet katili olan kişi, Van’lı bir Ermeni…

Aferim sana Osman Sınav, aferim…

Bumerang Cehennemi’ni beğenmediğimizde, sahibi yapsın bu işi, adını da “Frizbi Dehşeti� koysun dememiş miydik zamanında… Çok yerinde ve çok zamanında izledim Pars hazretlerini. Hazreti Parsların nasıl oluştuğunu da anlatıverelim istersen.

Mevzunun özü uyuşturucu mu? Pekiyi katiller gerçek hayatta alkolikse mesela. Hatta alkole öz be öz bu vatanın toprağında, henüz 13 yaşındayken, öz be öz bu vatanın evlatları tarafından başlatıldıysa. Dayağın cennetten çıktığına inanılan bir kentte, dayağın mübah olduğu bir babadan olmaysa katiller gerçek hayatta Osman Sınav beyefendi! O zaman ne olacak?

Çekecek misin onların filmini de? O aşka da cesaretin var mı?

“Ogün�ler de gelecek mi gündeme? Aman gelmesin! Filmi çekilmeden kahraman oldu zaten. Belki de filmi çekilmiştir değil mi? Kim bilir?

By Hucum Press | Mayıs 8, 2007 - 3:46 pm - Posted in Dark Side Of The Moon

muhtira.jpg

yazan: gad

Yeni çağa ayak uydurmuş e-muhtıra gündeme düşeli tam bir hafta oldu. Çok hareketli geçen bu bir haftada olan olayları şöyle bir düşünürsek, cumartesi gününe muhtıranın tartışmalarıyla başladık, Pazar gününü çağlayan mitingine ayırdık, pazartesiden itibaren iyice yükselen ve ufukta görünen seçim tartışmalarıyla girerken TÜSİAD’ın da erken seçim istediğine tanık olduk, Salı günü 1 Mayısı ve İstanbul’da yaşanan bölgesel sıkı yönetimi hissetmemizin ardından anayasa mahkemesinin oylamayı reddetmesi, TÜSİAD’ın Çağlayanı övmesi ve Cumhurbaşkanını halkın seçmesi geldi gündeme. Ardından Fenerbahçe Başkanı ve yöneticilerinin aldığı cezalar da gündemdeki yerini alırken Bülent Arınç’ın da koltuk sevdasına tanık olduk. Ve seçim takviminin açıklanmasıyla e-muhtıranın birinci haftasını bitirdik.

Bütün bunlar olurken ekonomide büyük krizler olmaması belki de tek teselli oldu.

Biz bunları yaşarken Fransa’nın seçimi ve Putin’in “ABD füze kalkanıyla Rus topraklarını da kontrol edecek. Bu birbirimizi yok etme tehlikesini arttırıyor�  demecini de yaşadık ama gündemimiz o kadar yoğundu ki ne yazık ki dünyada olan bitenleri takip edecek enerjimiz kalmamıştı.

Ayrıca ABD’nin kaybettiği arıları bulamaması ve bunun sonuçları pek de ilgimizi çekmedi.

Garip bir süreç. Cumhuriyetçilik, Demokratlık, Sağ, Sol, Merkez Sağ, 1 Mayıs, İstanbul Emniyet Müdürü, Hrant Dink suikastinin 100. günü, gibi kelimelerde sıkça duyduğumuz kelimeler oldu.

Ayrıca çok da üstünde en azından ÅŸimdilik durmadığımız bir takım açıklamalar da oldu. ÖrneÄŸin ÇaÄŸlayan Meydanı’ndaki mitingde, Prof. Necla Arat, “Laik rejimi sinsi bir biçimde deÄŸiÅŸtirmek isteyenleri durdurmak için buradayız” dedi. Prof. Nur Serter ise askerin bildirisini savundu: “Genelkurmay BaÅŸkanımıza ‘memur’ diyen bir zihniyete karşı, ÅŸanlı Türk ordumuzun önünde eÄŸiliyoruz.” Åžeklinde bir açıklama yaptı. Yine aynı mitingde işçilerin 1 Mayıs’ını kutlayan ve Çankaya’da çaÄŸdaÅŸ bir çift görmek istediklerini söyleyen Prof. Türkan Saylan darbe isteyenleri eleÅŸtirdi: “Bölücülük, terör istemiyoruz. Irkçı cinayet emirleri verenlerin karşısındayız. Tüm bunların çözümünün darbeler olmadığını da kurbanlar vererek öğrendik” açıklamasını yaptı.  Bunları deÄŸerlendirmek için belki de fazla zamanımız olmadığı için ÅŸimdilik sadece kadınların gücü ÅŸeklinde nitelendiriliyor.

Ayrıca bildiri/muhtıra/darbe için AKP Adıyaman Milletvekili Hüsrev Kutlu’nun, “Demokrasi bizim namusumuzdur. Namusumuza tecavüz edilmiÅŸtir. Genelkurmay BaÅŸkanı’nı ya da bu açıklamayı yapanları görevden almayanların laikliÄŸe özde baÄŸlılığından şüphe ederim. Demokrasi varsa, bu açıklamayı yapanları derhal görevden almayanların laikliÄŸe özde baÄŸlılıklarından şüphe ederim ” açıklaması da AKP yönetimi tarafından “haddini aÅŸtıâ€? olarak yorumlandı ve Hüsrev Kutlu uyarıldı.

Yine AKP yönetiminin “Genelkurmay’ın açıklaması yargıyı etkilemeye yönelik girişim olarak algılanacak� açıklaması da bu tartışmalar arasında geleceğe soru işaretiyle bakmamıza sebep olan açıklamalardan biriydi.

Ayrıca Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Bülent Arınç’ın özellikle AKP yönetiminde ve Cumhurbaşkanlığı seçiminde bu kadar aktif bir şekilde yer alması da dikkat çekiciydi.

Farkında mısınız? Ne kadar yoğun bir hafta geçirmişiz.

Ancak bu hafta içerisinde üç kurum çok dikkat çekti.

Bu haftanın bu kadar yoğun geçmesindeki en önemli kurum olduğunu düşündüğüm Genel Kurmay Başkanlığı, taşı kuyuya attıktan sonra hiçbir açıklama yapmadı. Sadece duruşunu göstererek benim ve benim yaş gurubumun ikinci muhtırasına imza attı.

İkinci Kurum TÜSİAD. Bu haftanın ilk günlerinde seçim isteğiyle gündeme geldi, sonrasında da Çağlayan Mitingini destekleyen açıklama ihtiyacı duydu.

Üçüncü Kurum ise İç İşleri Bakanlığı. 1 Mayıs günü alınan önlemlerin “Devletin Halkı Sindirme� operasyonu olarak gören yorumların yanısıra Tandoğan, Çağlayan Mitinglerine bir tepki olarak yapıldığı yorumları yapılırken, bütün sorumluluğu Vali Muammer Güler’e kesilmesine göz yumdu. Açıkçası bu 1 Mayıs operasyonunun sadece Vali’ye kesilmesi Muammer Güler’e yapılan bir haksızlık gibi geliyor bana. Emniyet Müdürlüğü’nn iç işlerine bağlı olması, 1 Mayıs günü İç işleri Bakanlığı’ndan bir açıklama beklentisi doğurdu bende. Ancak onlar da sustu. Açıklama olaylar bittikten sonra gündeme geldi.

Tabi bu arada basının canlı yayın yapmasına engel olan ve CNN TURK’ün korsan çekim yapmasına sebep olan güçlerin medyada fazla yer almaması da dikkat çekilmesi gereken farklı bir noktaydı.

Tabi olan bunca olaya farklı yorumlarda gelmedi değil. Demokratların Darbe mi Abdullah Gül’mü sorusuna Abdullah Gül cevabını vermeleri, darbeyi isteyenler, polisi haklı görenler, haksız görenler, tamamen kafası karışanlar, Tandoğan ve Çağlayan mitinglerini darbeci mitingler olarak yorumlayanlar.

İnanın insanın çok kafasını karıştıracak ciddi mevzular yaşadık bu bir haftalık süreçte. Ama yine Türkiye gerçeğinden öteye gidemedik.

“Doğru şeyi söyleyen yanlış insanlar.�

Türbanı dinden uzaklaştırarak siyasetin göbeğine oturtanların, Avrupa İnsan Hakları’na Türkiye aleyhine dava açan eşini, konumu ve koltuğu gereği bu davadan geri çektirenlerin türban konusunda ne kadar samimi davrandığından yine şüphe etmedik.

Son dört buçuk yıldır %10 barajının kaymağını yiyen ve bu seçimde de yiyeceği kesin gibi görünenlerin demokrasiden bahsetmesini yine anlayışla karşıladık, destekledik.

Dördüncü kuvvetiz diye ortalıkta dolaşan medyamız. Dayak yediler, gazlardan gözeri yaşardı, yayın yapmaları yasaklandı ama onlardan çıkan ufacık ses sadece küçük bir haber olabildi.

YaÅŸanan onca ÅŸey geldi geçti. Ne mi olacak? Hep birlikte görücez…