By Hucum Press | Haziran 22, 2007 - 10:49 am - Posted in Ed Wood

Son anda son bilet. Yollar devam ediyor ama bu sefer bana hizmet ediyor.
Bir süre uzakta, rahatça ve sükunet içinde.
Görüşmek üzere gençler. Dinlenip geliyorum.

hp

By Hucum Press | Haziran 16, 2007 - 7:06 am - Posted in Sex and The City

roads4.jpg

yazan: sahra 

Telefonunu titreşime aldığını unutmuştu. Evde yalnız başına oturup sadece kederli olduğunu anlayabildiği bir müzik eşliğinde bilgisayarın ekranına bakıyordu. Kendisini ilgilendirmediğini düşündüğü şeyleri okuyordu. Zaten kısık olan müziğin ve evdeki sessizliğin ortasına, bir matkap sesi masanın içinden çıkarak kalbine doğru girdi. Telefonun ışığı gözüne çarpar çarpmaz gelen mesajı hemen okudu. “Taksimdeyim geliyor musun?�

Yıllar, telefon sesinden ürkmeyi öğretmişti. Uzun zamandır hayırlı birşey için çaldığını hatırlamıyordu. Zaten cep telefonu almasının nedeni acil bir durumda ulaşılmaktan başka birşey değildi. Çok önceden bir kabullenişti bu; ölmemişlerin yası yüzlerinden gülümseme eksik değilken tutulmaya başlamıştı. Yıkılmayı beklemektense, kendini yıkmak daha az acıtıcı oluyordu. Attıkları tokattlarla meşhur Osmanlı piyadesinin talimlerini anımsardı sık sık. Mermerlere vura vura nasırlaşan eller gibi, ruhunu, yaşamadığı eski acılara çarparak; yenileri için nasırdan kalkanlar oluşturuyordu. Telefonu aldığı zamandan beri, kısa süre yaşadığı birlikteliklerin o da en başında bir tebessüme neden oluyordu elektronik zil sesleri. Akabinde yine zift gibi bir iç sıkıntısı.

Yine telefonu çaldı. Bu sefer ürkmedi, aradan geçen zaman boyunca gönderdiği mesaja yanıt alamayan kişiye telefonda “keyfim yok, sana iyi eğlenceler� diyerek kestirip attı. Çelik halatlarla kaderini düğümlemeye başladığının epeydir farkındaydı. İki ters – bir düz, sonra bir boğum, ve tekrar baştan. İçine düştüğü durumdan keyif almıyordu. Genel bir reddediş hali vardı. Reddetmenin nedenini biliyormuş gibi davranmaktan başka yapacak bir şey yoktu. Burcu pazartesine denk gelmişti. Başlamasa daha iyi olan bir zamanda geri dönüş olmadığı için ilerliyordu.

Taksim de yürürken, yaşanmayan bir zamanın yosunlaşmış kalıntılarına takılmamaya özen gösteriyordu. Etrafta sırıtan enkazlar ile köpek balıklarından başka bir şey görmediği bir koyda, suyun içinden yürüyordu. Elektronik bir ritim adımlarını düzenledi. Savaş davullarının sesi derinden geliyor, elini olmayan kılıcının kabzasından bir an ayırmıyordu.

- neler yapıyorsun anlat bakalım?

Sürekli fırçalanıp bunu belli etmek zorunda olan bir düzine dişe bakıyor, oturduğu iskemlenin hangi salak tarihsel dönemde icat edildiğini merak ediyordu. Bunu söylemedi. Söylenecek birşey yoktu. Bu yokluğun en güzel tanımı ile karşılık verdi.

-iyilik güzellik….

Nezaket sarayının soru işaretinden çengelleri beyninin kıvrımlarına sapladılar aniden. Sen de sormalısın dediler. Merak etmiyorum diye karşılık verdi. Merak ettiğin için sormayacaksın zaten dediler. Merak etmediğim şeyi niye sorayım o halde diye karşılık verecekti ki vazgeçti. Ne de olsa iyice batmıştı çengeller ve acıtmaya başladılar.

-sen de ne var ne yok?

Sordu ve yanıt faslı başladı. Farklı sözcüklerle farklı olaylar anlatılıyor gibiydi görüntüde. Ancak görünmeyen bir sıkıntı yine göğüs kafesinin ortasına oturmuştu. Sanki hep aynı şeyi dinliyordu, herzamanki gibi yaptı, dinlermiş gibi.

Evde yatağında yatıp tavana bakarken bu yüzü aklına getirmeye çalıştığını hatırladı. Şimdi de fondoten izlerinde yatağının üstündeki tavanı görmeye başlamıştı. Kirpikleri tel tel saran bir katrandı zaman, akması için başka şeyler gerekiyordu. Hemen ikinci biraları davet etti masaya. Sayısını unuttuğu için kalanlarından özür dilediği sigaralardan birini daha yaktı.

“Var oluşuyla kendisini bir bilinmezlikler yumağı olan kaderin içinde bulan insan var olmuş olmanın, varlığa mahkûm olmanın acısını yaşar.�

Eve döndüğünde bunu yazması gerektiğini düşündü. Başı öne düştü, sırtına bir ağrı saplandı. Doğruldu, bardağı tutup diğerine çarptırarak antik bir ritüeli tekrarladı. Yüzüne bir gülüş yerleştirmeye çalıştı olmadı. Bardağın yarısını mideye gönderirken tekrar denemesinin iyi olacağını düşünüyordu.

“eÄŸer, ölümün her an ve her yerden gelebileceÄŸini kabul edersem, bencilliÄŸimden gelen ÅŸimdi ve burada ya iliÅŸkin tembelliÄŸim kaybolur.”

Henüz erken…

By Hucum Press | Haziran 12, 2007 - 11:41 pm - Posted in Sex and The City

tren.jpg

fotoÄŸraf: ÅŸebnem uÄŸural
yazan: hücum press

-         Çok oldu mu geldiğin?

-         Hayır…

-         Karnın aç mı?

-         Hayır…

-         Çok mu soruyorum?

-         Hayır…

-         ………..

-         Hayır! Sorsana!

!TuÄŸla duvarlı büyükçe bir binanın içindeydik. Kadife, dar bir ceketle gelmiÅŸ, köşedeki masaya oturmuÅŸtun. Işıklar fazlasıyla açıktı ve eskisi kadar kalabalık deÄŸildi. Faytonlar kapıda bekliyor, senin çantan masanın yanında duruyordu. Bu yeÅŸil çanta fazlasıyla tanıdık. Bana hiç vermediÄŸin o yeÅŸil sırt çantan… Bir gece yarısı yola çıktım ve sigaralı tren vagonunda gecenin yarısından pis bir İstanbul sabahına kadar bir buçuk paket sigara içtim. Herkes yemekli vagonda birkaç ÅŸiÅŸe bira içtikten sonra yerine dönüp sızdı. Çok eÄŸleniyorlardı; gidemedim. İttifaklar kurmaktan vazgeçtiÄŸim, yalnız yürümeye karar verdiÄŸim gecenin, kültablasına basılmış zifti gibi indim o gün Kadıköy’e. Neler olacağını biliyordum. Sırtımda yeÅŸil sırt çantası vardı. Sana getirdim.!

\O gece uçağa bindim. Beni havaalanına kadar babam bıraktı. Özlemiş olma olasılığına inanmak istiyordum sadece. Gavurun şehrinden gitmesini de bilirdim, güzel bir valizim vardı. Sırtındaki çanta senin yanlış bildiğin üzere bana uğurlu falan gelmiyordu. Senin gözyaşlarındı onlar. Sen ağladığında gözlerin gerçek gibi bakıyordu. Yeşil çantayı o nedenle vermezdim. Senin olmasın isterdim. Biliyordum ki senin olsaydı, gittiğin her yere kendinle onu da götürür, gözün gibi bakardın. Oysa ben onun içine hiç kullanmadığım kıyafetlerimi, bir de mayomu koyardım. Sen onu sadece sırtımdayken görürdün. Onsuz olmayı çok iyi bilirim. Ve onu bir kenara fırlatabilmeyi. Yanından kalkıp gittiğimde, gittiğim yere benimle gelecek, bir köşede çürüyüp gidecek.\

!Sen kendini acımasız mı sanıyorsun? Bunu becerebildiğini mi düşünüyorsun? Acımasız olabilmek için gerçekten yanmak ve savrulmak gerekir. Görüyorum ki savruluyorsun ama yanamazsın. Canından korkarsın. Bir piyano sesi duyduğunda, bir keman teli koptuğunda kaçar gidersin. Aylarca ortalarda görünmezsin. Sonra birden insanların içine düşeriz seninle. Kinayeli cümleler kurarsın, insanların canlarını sıkarsın. Kuvvetlisin ya sözüm ona, onu denersin.!

\Ortalarda görünmemek gururuna dokunur senin. Oysa ki oturup hayatı dinlediğin, kendini tarttığın, kendine geldiğin ya da bir yerinden de olsa kendini bulduğun vakitlerdesindir. Sen onların kıymetini hiç bilemedin. Ne kendininkileri ne de benimkileri. Serüvenimizden yollar eksik olmadı. Belki de yollar bizi bu karanlık ve kederli güne bıraktı. O yollardan bir tanesinin sonunda, denizin kenarına kadar gelen sendin. Yol çok uzun dedim, ben sana gelme dedim. Dosdoğru söylememi isterdin, ben de sana dosdoğru söylerdim. Karnına ağrılar girmişti, o haldeyken gittin duvarın üzerine oturdun, sırtına lodoslar vurdurdun. Günahı da benim cezası da benim. Anlattın anlattın, dinlettin dinlettin. Tüm kelimelerini, gelip gidenlere tükettin. Dosdoğru istedin, dosdoğru söyledim. Ellerindeydim, hem de küçücük biriydim. Makyajımı temizlemeyi senden öğrendim.\

!Bir gece şehre kar yağmıştı. Sokak lambalarının ışığına destek çıkan buzlarla kaplı caddede, boynumda Barcelona atkımla yanındaydım. Gelme deseydin belki arkandan bakardım ama orada kalırdım. Donmuş sokak köpekleriyle eve kadar yürürdük. Normalde onlardan çok korkardım ama uzun zamandır tanışır olmuştuk. Gecenin bir yarısında yanından kalktım. Soğuğa aldırmadan vagonların arasına kadar yürüdüm. İşte sen orayı hiçbir zaman bilmedin. Karmaskeleriyle kaplanmış suratları olan, yüzlerini açtığında da apaydın bir ifadeyle şarap şişesine dadananları sen bilmedin. Trenleri beklerdim. Her gelen trenin kapılarını kontrol ederdim. Sen uyumaya devam ederdin. En azından sana geldiğimde bana öyle söylerdin. Sıkma canını, biliyorum ki bana dosdoğru söylerdin.!

\Bir akşam beni çağırmıştın. Yeşil mobilyalı, yüksek tabureli saatlere her zamanki gibi sensiz başladım. Öyle zamanlarda her şey normalmiş gibi yanıma gelirdin. Olan biten normal değildi ve bunu belirleyen sendin. Bir kenarda oturdum, ertesi gün yine, sonraki gün yine. Ve tabii o gece yine. Ama her zaman yapmadıklarını ve konuşmadıklarını konuşmaya başladın. Sana sorsalar ortada bir karar vardı, yalnız kaldın. Ah sorsalar… Sordurana kadar yapardın! Gelmez olaydın, bir kenarda kalaydım. Sen beni yeşili sevenlerden sandın…\

-         Gerçekten sormamı mı istiyorsun?

-         Hayır…

-         O zaman sormayayım…

By Hucum Press | Haziran 11, 2007 - 9:42 am - Posted in Sex and The City

schopenhauer.jpg

yazan: hücum press 

Bu aralar sıksık eski dostlarıma ulaşmaya gayret ediyorum. Senin tarafından da bilinen, karamsarlığıyla meşhur eski dostum Arthur’un kapısını çaldım bu gece. Uzun bir süre kapıyı açmadı. Kafası yine bir şeylerle meşguldür diye düşündüm. Kapıda bekleyecektim. Ona zeki kadınlarımdan söz edip, onu iyiden iyiye çileden çıkarma fikriyle gittim kapısına kadar. Beni eskiden pek severdi ve lakin son zamanlarda karşılaşsaydık, sanıyorum benim dostluğumu kabul edebilecek durumunun olacağına olasılık vermiyordum.

Kapı eninde sonunda açılacaktı, o nedenle sıkılmadan bekliyordum. Sırıtır vaziyetteki yüz ifademi bozmamaya gayret gösteriyordum. Aslına bakarsan; yüzüme bomboş bir gülümseme yerleşmiş durumda bir süredir. Neden diye sorarsan eğer, bir şeyleri kaybetmenin eşiğinde hissediyorsan kendini, kafandaki kötü düşünceleri ertelemekte yarar vardır. Güzel olanın benden uzaklaştığını, güzel olanın beni bir türlü sindiremediğini her zaman düşündüm ve hiçbir zaman da bunun hayalkırıklığını yaşamadım. Ancak bu defa öyle değil. Göz göre göre gidiyorum, gittiğimi görüyorum, gördüğümü anlıyorum ve fakat benden beter Arthur’u sinir edecek şekilde gülümsüyorum. Neden dersen (der misin?) eğer; cebime koyduğum o kadar çok şey oldu, bu saatten sonra her şey çok kötü olsa bile, o kadar çok güzellik bende kaldı ki; Arthur’un hakkımdaki bedduaları hep boşa gidecek. Yani konunun senden ziyade Arthur’la ilgisi var.

Arthur eski, taş bir binada yaşar. Kapısı ahşaptır ve açılıp kapanırken feci gıcırtılar çıkardı. Kapıyı hem kullanmaz hem de yağlamazsan, hem de geçmişte yaşarsan olacağı budur. Geçmiş geçenindir, geçip gidenindir. Oysa biz hala saatlerimizi doğru dürüst “şimdi�ye ayarlamayı beceremiyoruz. Diyorum sana ayarla, şimdiye ayarla, ertelemeden ayarla. Hayır sen ertelediğinde, ertelemenin suçlusu da ben oluyorum. Bilmiyor musun? Biliyorsun. EEEeeee o zaman? Haha… Böyle şeyler düşündüğümü Arthur bir anlasa var ya, çeker beni karşısına saatlerce konuşur. Olumlu tek bir cümle kuracak olursam da hemen küsüp odasına çekilir. Şakkkıdı şakkkıdı daktilo seslerini duyarım. Bir de sigara yakarım, sonra bir daha, sonra bir daha. Zaten ortam da loş. Neyse, fazla kurguya gerek yok. Arthur hala kapıyı açmadı. Yoksa öldü mü diyeceğim ama kötülere bir şey olmaz.

Hahaaa… İşte kapının altından bir zarf gönderdi. En azından içeride olduğu ve ölü olmadığı aşikar. İki saattir pencereden bana bakıyor. Bu zarfları kapıdan gelenleri geri göndermek için kullanırdı. Sanıyorum benim için özel bir hazırlık yapmamıştır.

Zarfı açıyorum, açıyorum veeeee açtıııııııım!!!!

“……… o doyuma ulaşmamış aşk tutkusu kimileyin trajik bir sona dayanmakla kalmaz, çoğu zaman doyuma ulaşmış tutku da, mutluluk yerine mutsuzluğa (ölüme) götürür. Çünkü böyle bir tutkunun talepleri, taraflardan birinin kişisel iyiliği ve rahatıyla öyle fazla çatışırlar ki, bu talepler, kişinin öteki ilişkileriyle bağdaşmayarak bu ilişkiler üzerine kurulu hayat planlarını alt üst edip bu rahatı yok ederler. Evet, aşk çoğu zaman, cinsel ilişki bir yana bırakılacak olursa, sevenin kin duyabileceği, küçümseyebileceği, hatta tiksinebileceği kişilere sararak, sadece dış ilişkilerle değil, sevenin kendi bireyselliğiyle de çelişkiye düşer. Ne var ki türün iradesi, bireyin iradesi ile kıyaslandığında o kadar kudretlidir ki, seven kişi, kendisine ters gelen bütün özelliklere gözünü kapayabilir; her şeyi görmezlikten gelir; her şeyi bilmezlikten gelir ve kendisini tutkusunun nesnesine sonsuza kadar bağlar……�

Aaaayyyy… Arthur! Bak ben sana bir şeyler anlatmaya geldim. Hay aksi; gülümsememi kaçırdım. Arthur beni dinle, bak hala gülümsüyorum. Açsana kapıyı… Yahu kime diyorum açsana…

Sorun Arthur’da değil. Arthur hep böyledir ama şu anda değişik olan sensin. Onun bana yazdıklarını, ben de buradan sana yazdığım için Arthur karamsar olduğu kadar da utangaç bir hale büründü. Kapıyı açamıyor çünkü cesareti yok. Senin gibi… Aaaa. Pardon. Sana saldırmanın ne yeri ne de zamanı şimdi.

Arthur aç kapıyı. Aha!

Kapı açılıyor, gıcırtılara bak.

-         Selam eski dostum Arthur. Nasılsın? Hala kötü görünüyorsun. Hadi hadi yine kötü gördüm seni iyisin!

-         Hoşgeldin Samuel. Sanırım yine bana çok farklı bir şey yaşadığından söz edeceksin ve yine canın sıkılacak, evine geri döneceksin. Nasıl olsa yaşlı Arthur ölmeyi bilmiyor, bir süre sonra tekrar gelirsin değil mi?

-         Off dostum. Yapma tanrı aşkına.

-         Tanrı mı? Aşk mı? Samuel sen nelerden söz ettiğinin farkında mısın?

-         Farkındayım Arthur, beni içeri davet etmeyecek misin?

-         Gel gel. Sana bir bardak su ikram edeyim. Yaşamını sürdürmek için biraz daha suya ihtiyacın var.

Neyse ki bu gergin diyalog ben suyumu içene kadar durulmuş olacak. Senin izlenimlerini de merak ediyorum aslında Arthur hakkında. Fikirleriniz aslına bakarsan birbirinize çok yakın. Keşke fikirlerini onunla yakınlaştırmak için inat edeceğine benimkilere yaklaştırsan. Amaaan. Onunki kolay bir şey sonuçta. Adam kalkmış bana sevdanın ölümcüllüğünden söz ediyor. Aynı doğu topraklarında yaşayan, esmer ve bıyıklı adam gibi. Ben suyumu içeyim. Belki Arthur içine bir miktar ilaç katmıştır.

-         Ohhhh. Su iyi geldi eski dostum

-         Sana öyle gelmiştir. Sana iyi gelecek şey şu anda su değil!

-         Neymiş pekiyi?

-         Senin feci bir şekilde Süryani illerinden gelecek ab-ı hayat şerbetine ihtiyacın var. En azından söylediklerimin ve yazdıklarımın üzerine set çekmene izin vermez. Gerçi sende bukalemunları andıran bir karakter var. Rengini seçiyorsun ama belli olmuyor dışarıdan bakılınca.

-         Sence bu onursuz bir davranış mı?

-         Sana hiçbir zaman onursuz bir insan demedim. Tam tersi, dünyanın tüm onurları senden sorulur.

-         Alay mı ediyorsun benimle.

-         Anlatır mısın ne anlatacaksan. Eğer bir an önce anlatıp buradan gitmezsen, ağlama seanslarım sekteye uğramış olacak.

-         O zaman yanıt vermeden dinle beni.

Sevgili Arthur, Sen ve diÄŸerleri;

Bu hayatta şarap da içilir, tütün de. Aynı doğu illerinde olduğu gibi. Oysa benim vücuduma yayılmış olan nur hüzmelerinin içinde hem şarap var hem tütün. Siz bana ne söyleseniz boş. Arthur; özellikle senin bana söyleyebileceğin tek bir söz kalmadı. Yazdıklarını aynen Anita’ya da okudum. Tüm sesleri o da duydu. En azından şu anda kağıda döküldüğü şekliyle duyuyor gibi okuyor. Anlıyor musun? Duyuyor gibi ama okuyor.

Doğu şehirlerinden en büyülüsünde her sabah yeni bir gemi kalkıp geçer, koskoca dünyanın boğazından. Bu boğazın başında tuzlar birikir, ayıklayamazsın. Tüm pazartesi günleri böyle geçer. Her şeyin bir anda değişmiş olacağı ümidiyle girdiğin haftasonu kendini, büyülü ve oryantalizm kokulu kentte, pazartesinin kokusuz sabahlarında bitirir. Ancak senin anlattıkların bu saatten sonra beni öldürmez. O halde sevgi asla ve katiyen beni öldüremez. Sen istesen de istemesen de. Ayrıca diyelim ki haklısın Arthur, sor bakalım Anita’ya türünü sürdürmek için rengi belli birini mi seçer yoksa her rengi bünyesinde bulunduranı mı? Evet idealist her kadın gibi rengi belli olanı seçer. Ancak ve lakin, rengini birden bire belli bir hale sokan bukalemun artık bukalemun değildir. O nedenle Anita’nın canını biraz sıktık. O penceresinden gemilere bakarken, ben belki de başka bir kıtaya doğru tekerleri döndürmeye başlamış olacağım. Gideceğim yeni kıtada o daha çok olacak. Bunun adına tutku da diyebilirsin, yangın da diyebilirsin. Ancak küllerinden doğabilmenin yolu, ateşler içinde yanmaktan geçer. Geriye seni, beni ya da Anita’yı tekrar ayağa kaldıracak ya da doğuracak, ateşler içinde yanmayacak tek manevi madde olan tutku kalacaktır. Sence ben de tanrı olma yolunda mı ilerliyorum?

……………………………………….

Asma suratını Arthur. Bak; Anita kendini mutlu olmaya hazırlamış. Ben de ölmediğime göre; senin düşüncelerini tekrar gözden geçirmen gerekecek. Eylül ayı gibi tekrar yanına uğrayacağım. Belki Anita da benimle gelmiş olur o zaman. Gerçi bu fikrimi de diğer fikirlerim gibi yersiz ve utanç verici bulacaktır. Ancak sen en azından benim için bir umut ışığı olmaktan ziyade, karamsarlığımın bekçisisin. Şimdi seçim Anita’ya kaldı:

Ya benimle yaşayacak, ya seninle ölüme koşacak. Sence hangisi daha onurlu?

Anita benimle yaşamaya, yaşamayı sevmeye mi karar verecek yoksa seninle kahraman olmaya ve ölmeye mi karar verecek?

Hayat bu kadar keskin mi sence?