
yazan: hücum pressÂ
Bu aralar sıksık eski dostlarıma ulaşmaya gayret ediyorum. Senin tarafından da bilinen, karamsarlığıyla meşhur eski dostum Arthur’un kapısını çaldım bu gece. Uzun bir süre kapıyı açmadı. Kafası yine bir şeylerle meşguldür diye düşündüm. Kapıda bekleyecektim. Ona zeki kadınlarımdan söz edip, onu iyiden iyiye çileden çıkarma fikriyle gittim kapısına kadar. Beni eskiden pek severdi ve lakin son zamanlarda karşılaşsaydık, sanıyorum benim dostluğumu kabul edebilecek durumunun olacağına olasılık vermiyordum.
Kapı eninde sonunda açılacaktı, o nedenle sıkılmadan bekliyordum. Sırıtır vaziyetteki yüz ifademi bozmamaya gayret gösteriyordum. Aslına bakarsan; yüzüme bomboş bir gülümseme yerleşmiş durumda bir süredir. Neden diye sorarsan eğer, bir şeyleri kaybetmenin eşiğinde hissediyorsan kendini, kafandaki kötü düşünceleri ertelemekte yarar vardır. Güzel olanın benden uzaklaştığını, güzel olanın beni bir türlü sindiremediğini her zaman düşündüm ve hiçbir zaman da bunun hayalkırıklığını yaşamadım. Ancak bu defa öyle değil. Göz göre göre gidiyorum, gittiğimi görüyorum, gördüğümü anlıyorum ve fakat benden beter Arthur’u sinir edecek şekilde gülümsüyorum. Neden dersen (der misin?) eğer; cebime koyduğum o kadar çok şey oldu, bu saatten sonra her şey çok kötü olsa bile, o kadar çok güzellik bende kaldı ki; Arthur’un hakkımdaki bedduaları hep boşa gidecek. Yani konunun senden ziyade Arthur’la ilgisi var.
Arthur eski, taş bir binada yaşar. Kapısı ahşaptır ve açılıp kapanırken feci gıcırtılar çıkardı. Kapıyı hem kullanmaz hem de yağlamazsan, hem de geçmişte yaşarsan olacağı budur. Geçmiş geçenindir, geçip gidenindir. Oysa biz hala saatlerimizi doğru dürüst “şimdi�ye ayarlamayı beceremiyoruz. Diyorum sana ayarla, şimdiye ayarla, ertelemeden ayarla. Hayır sen ertelediğinde, ertelemenin suçlusu da ben oluyorum. Bilmiyor musun? Biliyorsun. EEEeeee o zaman? Haha… Böyle şeyler düşündüğümü Arthur bir anlasa var ya, çeker beni karşısına saatlerce konuşur. Olumlu tek bir cümle kuracak olursam da hemen küsüp odasına çekilir. Şakkkıdı şakkkıdı daktilo seslerini duyarım. Bir de sigara yakarım, sonra bir daha, sonra bir daha. Zaten ortam da loş. Neyse, fazla kurguya gerek yok. Arthur hala kapıyı açmadı. Yoksa öldü mü diyeceğim ama kötülere bir şey olmaz.
Hahaaa… İşte kapının altından bir zarf gönderdi. En azından içeride olduğu ve ölü olmadığı aşikar. İki saattir pencereden bana bakıyor. Bu zarfları kapıdan gelenleri geri göndermek için kullanırdı. Sanıyorum benim için özel bir hazırlık yapmamıştır.
Zarfı açıyorum, açıyorum veeeee açtıııııııım!!!!
“……… o doyuma ulaşmamış aşk tutkusu kimileyin trajik bir sona dayanmakla kalmaz, çoğu zaman doyuma ulaşmış tutku da, mutluluk yerine mutsuzluğa (ölüme) götürür. Çünkü böyle bir tutkunun talepleri, taraflardan birinin kişisel iyiliği ve rahatıyla öyle fazla çatışırlar ki, bu talepler, kişinin öteki ilişkileriyle bağdaşmayarak bu ilişkiler üzerine kurulu hayat planlarını alt üst edip bu rahatı yok ederler. Evet, aşk çoğu zaman, cinsel ilişki bir yana bırakılacak olursa, sevenin kin duyabileceği, küçümseyebileceği, hatta tiksinebileceği kişilere sararak, sadece dış ilişkilerle değil, sevenin kendi bireyselliğiyle de çelişkiye düşer. Ne var ki türün iradesi, bireyin iradesi ile kıyaslandığında o kadar kudretlidir ki, seven kişi, kendisine ters gelen bütün özelliklere gözünü kapayabilir; her şeyi görmezlikten gelir; her şeyi bilmezlikten gelir ve kendisini tutkusunun nesnesine sonsuza kadar bağlar……�
Aaaayyyy… Arthur! Bak ben sana bir şeyler anlatmaya geldim. Hay aksi; gülümsememi kaçırdım. Arthur beni dinle, bak hala gülümsüyorum. Açsana kapıyı… Yahu kime diyorum açsana…
Sorun Arthur’da değil. Arthur hep böyledir ama şu anda değişik olan sensin. Onun bana yazdıklarını, ben de buradan sana yazdığım için Arthur karamsar olduğu kadar da utangaç bir hale büründü. Kapıyı açamıyor çünkü cesareti yok. Senin gibi… Aaaa. Pardon. Sana saldırmanın ne yeri ne de zamanı şimdi.
Arthur aç kapıyı. Aha!
Kapı açılıyor, gıcırtılara bak.
-        Selam eski dostum Arthur. Nasılsın? Hala kötü görünüyorsun. Hadi hadi yine kötü gördüm seni iyisin!
-        Hoşgeldin Samuel. Sanırım yine bana çok farklı bir şey yaşadığından söz edeceksin ve yine canın sıkılacak, evine geri döneceksin. Nasıl olsa yaşlı Arthur ölmeyi bilmiyor, bir süre sonra tekrar gelirsin değil mi?
-        Off dostum. Yapma tanrı aşkına.
-        Tanrı mı? Aşk mı? Samuel sen nelerden söz ettiğinin farkında mısın?
-        Farkındayım Arthur, beni içeri davet etmeyecek misin?
-        Gel gel. Sana bir bardak su ikram edeyim. Yaşamını sürdürmek için biraz daha suya ihtiyacın var.
Neyse ki bu gergin diyalog ben suyumu içene kadar durulmuş olacak. Senin izlenimlerini de merak ediyorum aslında Arthur hakkında. Fikirleriniz aslına bakarsan birbirinize çok yakın. Keşke fikirlerini onunla yakınlaştırmak için inat edeceğine benimkilere yaklaştırsan. Amaaan. Onunki kolay bir şey sonuçta. Adam kalkmış bana sevdanın ölümcüllüğünden söz ediyor. Aynı doğu topraklarında yaşayan, esmer ve bıyıklı adam gibi. Ben suyumu içeyim. Belki Arthur içine bir miktar ilaç katmıştır.
-Â Â Â Â Â Â Â Â Ohhhh. Su iyi geldi eski dostum
-        Sana öyle gelmiştir. Sana iyi gelecek şey şu anda su değil!
-Â Â Â Â Â Â Â Â NeymiÅŸ pekiyi?
-        Senin feci bir şekilde Süryani illerinden gelecek ab-ı hayat şerbetine ihtiyacın var. En azından söylediklerimin ve yazdıklarımın üzerine set çekmene izin vermez. Gerçi sende bukalemunları andıran bir karakter var. Rengini seçiyorsun ama belli olmuyor dışarıdan bakılınca.
-        Sence bu onursuz bir davranış mı?
-        Sana hiçbir zaman onursuz bir insan demedim. Tam tersi, dünyanın tüm onurları senden sorulur.
-        Alay mı ediyorsun benimle.
-        Anlatır mısın ne anlatacaksan. Eğer bir an önce anlatıp buradan gitmezsen, ağlama seanslarım sekteye uğramış olacak.
-        O zaman yanıt vermeden dinle beni.
Sevgili Arthur, Sen ve diÄŸerleri;
Bu hayatta şarap da içilir, tütün de. Aynı doğu illerinde olduğu gibi. Oysa benim vücuduma yayılmış olan nur hüzmelerinin içinde hem şarap var hem tütün. Siz bana ne söyleseniz boş. Arthur; özellikle senin bana söyleyebileceğin tek bir söz kalmadı. Yazdıklarını aynen Anita’ya da okudum. Tüm sesleri o da duydu. En azından şu anda kağıda döküldüğü şekliyle duyuyor gibi okuyor. Anlıyor musun? Duyuyor gibi ama okuyor.
Doğu şehirlerinden en büyülüsünde her sabah yeni bir gemi kalkıp geçer, koskoca dünyanın boğazından. Bu boğazın başında tuzlar birikir, ayıklayamazsın. Tüm pazartesi günleri böyle geçer. Her şeyin bir anda değişmiş olacağı ümidiyle girdiğin haftasonu kendini, büyülü ve oryantalizm kokulu kentte, pazartesinin kokusuz sabahlarında bitirir. Ancak senin anlattıkların bu saatten sonra beni öldürmez. O halde sevgi asla ve katiyen beni öldüremez. Sen istesen de istemesen de. Ayrıca diyelim ki haklısın Arthur, sor bakalım Anita’ya türünü sürdürmek için rengi belli birini mi seçer yoksa her rengi bünyesinde bulunduranı mı? Evet idealist her kadın gibi rengi belli olanı seçer. Ancak ve lakin, rengini birden bire belli bir hale sokan bukalemun artık bukalemun değildir. O nedenle Anita’nın canını biraz sıktık. O penceresinden gemilere bakarken, ben belki de başka bir kıtaya doğru tekerleri döndürmeye başlamış olacağım. Gideceğim yeni kıtada o daha çok olacak. Bunun adına tutku da diyebilirsin, yangın da diyebilirsin. Ancak küllerinden doğabilmenin yolu, ateşler içinde yanmaktan geçer. Geriye seni, beni ya da Anita’yı tekrar ayağa kaldıracak ya da doğuracak, ateşler içinde yanmayacak tek manevi madde olan tutku kalacaktır. Sence ben de tanrı olma yolunda mı ilerliyorum?
……………………………………….
Asma suratını Arthur. Bak; Anita kendini mutlu olmaya hazırlamış. Ben de ölmediğime göre; senin düşüncelerini tekrar gözden geçirmen gerekecek. Eylül ayı gibi tekrar yanına uğrayacağım. Belki Anita da benimle gelmiş olur o zaman. Gerçi bu fikrimi de diğer fikirlerim gibi yersiz ve utanç verici bulacaktır. Ancak sen en azından benim için bir umut ışığı olmaktan ziyade, karamsarlığımın bekçisisin. Şimdi seçim Anita’ya kaldı:
Ya benimle yaşayacak, ya seninle ölüme koşacak. Sence hangisi daha onurlu?
Anita benimle yaşamaya, yaşamayı sevmeye mi karar verecek yoksa seninle kahraman olmaya ve ölmeye mi karar verecek?
Hayat bu kadar keskin mi sence?