
fotoğraf: şebnem uğural
yazan: kalem
Kolon ve kirişleri bükülebilen bir hayal kuruyorum. Prefabrike. Güvenli ve güvensiz. İçini döşesem, köşk yapsam olmaz ki. Uygunsuz olur yani. Neyin uygun olduğuna ben karar veriyorum güya. Ama duvarlar ince, anıları ve kuşkuları geçiriyor. Hepsi ince bir toz tabakası halinde eşyaların üzerine çöküyor. Eşyanın şekli oluyor. Silinmiyor. Buradan taşınmak gerek. Ama seviyorum. Haydi biraz daha kalayım. Ben taşınamıyorsam bu evi taşıyayım ya da sırtımda. Şöyle deniz kıyısına. Mis kokulu, efil efil. Göründüğünden daha ağırdır emin ol, o yüzden rahatlıkla taşınır.
Evin içinde dolaşırken aklımda görüntüler var. Eskiden İstanbul’u fon olarak görüyordum. Artık bir deniz kıyısındayım. Yumuşak kum. Dalga. Duyuyor musun sesleri? Dalga sesleri sessizdir. İnsan sessiz sesi duyarken, nasıl duyabildiğine şaşırıp kendini ulvi bir şey sanır. Huzur dolar. Ulvi olan dalgadır, dolan ve boşalan dalgadır, denizdir, kumdur. Belki bir de ayak izi…
Uç uçabiliyorsan. İz bırakmadan. O zaman sus. Ne deniz gibi susabilir insan ne dalga gibi konuşabilir. Dalabilir sadece. Uzaklara. Uzak dediğin de yakın. Bir damlanın ne çok dolaşabildiğine bakılınca. Pek pastoral hayat. Pek ilham verici. Yine de ben, kendimden daha ilham verici bir şey bilmem. Hem verici hem alıcı. Kuşlar gibi.
Burada inan çok şey oluyor, gelişiyor büyüyor ve vuruyor. Kıyıya. Herkes başka kıyıda. Olsun. Her şey aynı bir yandan. Gerçekten. İfade ediliş biçimleri farklı bir tek. İrili ufaklı tekneler gibi, her kıyıda farklı boyutta dalgaya neden oluyor ifade biçimleri. Yani ne kadar engele takıldığına bağlı. Beyin yamaçlarında.
Anlar var, anlıyor musun? Bak mesela biri seni pencerede bekliyor. Sabaha karşı, dönüşünü bekliyor. Unutamıyorsun. Hop kıyıya vuruyor aklının bir parçası o an. Geri kalanın yine suya karışıyor. Bir bakıyorsun bu sefer kızıl kara bir koltukta oturuyorsun üstünde sadece gökyüzü, gökyüzünde sekiz tane gökkuşağı. Hop başka bir yerde kıyıya vurmaca. Böyle böyle tükenmiyorsun, bitmiyorsun. Her kıyıda kurumuş bir izsin. Kumul tepesisin. Eğreti değil, bizzat oraya ait. Pek pastoralsin. Hayatsın. İçindesin, içinde bir yengeç yürüyor. İlerideki prefabrike eve doğru. Yan yan ama biliyor. Nereye gittiğini. Çünkü pencerede onu biri bekliyor.
Dünya kayboluyor.
Sessizlik.
Gemi düdüğü, derin bir uzaktan.
Uzak diye bir şey de yoktur bir yandan.
En yakın arkadaşını özlemek gibi bir şeydir bu. Pek duygulu değildir ama bir o kadar da duyguludur hani. Sonradan anlaşır. Her gel ve git. Sonradan vurur. Kıyıya. Ay kaybolmaya başladığında.
Güzel bir erkeğin elini tutmak gibidir. Güneşte banyo yapmak gibidir. Yazın çoraplarını çıkarıp yeni ıslatılmış betona basmak gibidir. İki arkadaşının çevirdiği ipten atlamak için en doğru anı beklemek ve o sırada ölecekmiş gibi heyecanlanmak gibidir. O an kıyıya vurmak. Denize durmak. Sevmek. İçinde olduğun için hayatı, hayatın ilhamı olduğu için o eli, elinle yaptığın için duvardaki kuş gölgesini. Gölgesini vuran zamanı. Çok hızlıdır cidden zaman. Hızlı dediğin de yavaş. Dünyanın dönüşüne bakılınca.
Ben de anlamıyorum. O yüzden bu kadar anlaşılmıyorum. Bilmek anlamak demek. Değil. Yengeç gibi. Bilir, anlaması gerekmez illa. Aklından geçen sözüyle senkron olamaz insanın. Vurur oradan oraya. İfade ediş işte. Hiç dilini bilmediği biriyle sahil kıyısında geceden sabaha oturabilir insan. Dalga vurur. Ulvi. Sonsuzluk ve bir gün kadar