By Hucum Press | Ekim 31, 2007 - 12:24 am - Posted in Sex and The City

goz.jpg

yazan: hücumpress

Deniz manzaralı bir hücreden ülkemi görüyorum. Bir gün daha doğarken, ben yine ölüyorum. Ezanlar okunuyor duyuyor musun? Penceremi kapıyorum. Kapının önünden geçen, kırmızı hırkalı bir kadın görüyorum. Seslenmek istiyorum, seslenemiyorum.

Biraz daha bileniyorum, başka bir katta geziyorum, başka bir evde yaşıyorum, başka bir şey söylüyorum…

Taksim’in arka sokaklarına dalıyorum gecenin bir körü… Pis bir yağmur iniyor kente. Korkmuyorum, sahip de olmuyorum, sadece yeniden öğreniyorum.

By Hucum Press | Ekim 17, 2007 - 1:35 am - Posted in Sex and The City

duvar.jpg

yazı, görsel: hücumpress 

Saatler Kadıköy’ün iskeleye bakan tarafını gösteriyor, sokaklarda iğne atsan yere düşmüyordu. Hava yeni kararmış bense bir camekanın arkasından ışıkların altında kalmış insan koşuşturmalarını izliyordum. Hücuma kalkacağım belli ama prese nereden başlasam onu düşünüyorum.

Sessiz ve boş olan mekanda bir telefon sesi çınlıyor. İnsanlar yok, duvarlar boş… Çınlıyor telefonun sıradan sesi. Kendini bir nane sanıyor aksini duyunca kendinin. Ben de kendi sesimi çınlarken bulsam bir gaza gelirim. Bir gaza geliyorum, açıyorum telefonu. Montum üzerimde, kepim kafamda, çantam sırtımda, kulağım telefonda. Alooooooo diyor bir ses, alooooo diyorum kendisine. Aksini duyuyor kendileri de…

Hemen dışarı atıyorum kendimi, taştan kaldırımların üzerinde sek sek sekiyorum. Bir o tarafa gidiyorum bir bu tarafa… Kendimi buluyorum bir pastanenin kapısının önünde. Akşam saati, pek bir şey kalmamış dükkanda. Önünde önlüklü bir beyamca çıkıyor dükkanın içinden, üşüme diyor çay vereyim. Boşver diyorum, uzaklaşıyorum. İskeleye çıkıyorum. Bir iki dergi karıştırıyorum, kendimden bir şey bulamıyorum. Ne acı diyecek oluyorum, neresi acı diyorum.

Akşam vakti şehir ışıklarının çevreyoluna düşüşüne kısa bir övgü serdikten sonra karışıyoruz hayatın ehliyetli rüzgarına.

Bir kırmızı kutu alıyorsun eline… Belki ben de… Belki sonra bir ara, sipariş üzerine…

Saatler geçiyor, zaman geçiyor… Hayat böyle gelip geçiyor…

Çok bir şey de biçmiyorum artık kendime…

By Hucum Press | Ekim 14, 2007 - 11:09 pm - Posted in Sex and The City

kuccccuk.jpg

yazan: hücum press

İstanbul’da yağmur başlamak konusunda kararını vermişti. Hava hafiften kararmaya yüz tutmuş, loş ışıkta aydınlanan salonda oturanlar birbirlerinin yüzlerine dalmışlardı. Ara ara kısa bir konuşma ya da cep telefonu titreşimi sesi salondaki sessizliğe mola verdiriyordu. Birilerinin çıkması gerekiyordu ve bu oylama usulü gerçekleşebilecek bir şey değildi. Hasan telefonla birilerini aradı, birbuçuk saat sonra telefondaki sesin sahibiyle, onun istediği bir noktada buluşacaktı. Telefonu kapadı. Tanıyor muyuz diye sordum. “Hayır� dedi. Ben de seninle geliyorum dedim, Hasan sesini çıkarmadı. Yalnız gitmek istemediğini sezmiştim, sesimi çıkarmadım. Saçlarıma bir miktar limon sıktım, katılaştırdım. Suratım sakaldan görünmüyordu zaten, üzerime kalın bir şey aldım. Hasan’la beraber Kadıköy sokaklarına döküldük. Ağır ağır ilerliyorduk.

Balıkçılar çarşısında yürürken, ince ince serpiştirmeye başladı. Çıplak ampullerle aydınlanan sokağa düşen sonbahar damlaları, içimi yaşama sevinciyle doldurdu. Anlık yoğunluklar bunlar, geçer dedim. Hızlı bir şekilde iskeleye indik. Vapurun kalkmasına 10 dakika vardı, Hasan büfelerden birine yöneldi. İki sosisli, iki de açık ayran söyledi. Hiç konuşmadık, hızlıca tıkındık ve vapura bindik. Yağmur şiddetini artırmaya başladı ve açık oturanların sayısındaki mevsimsel küçülme de rahat bir döneme girdiğimizi bize gösterdi. İyimserlik oyunu değil bu, hakikaten öyle. O sırada Hasan sessizliği bozdu. “Sosis makinesindeki sosisler satılmazsa, gün boyu haşlanmaktan yamulmaz mı� diye sordu. Soru mantıklıydı ama üzerinde durulmaması gerekirdi. İlgilenmedim. Hasan bir daha sordu. Bilmiyorum dedim, komik değildi çünkü…

Vapurdan indik, hemen bir taksi bulmalıydık. Taksi bulamadık. Yağış şiddetli bir hal almış, boş taksiler sol şeritten hızla ilerlerken, kentin orta yerinde oluşan gölleri görmek insanın sinirini bozuyordu. Kadıköy’de çiselerken kent romantizmini çıplak ampullerde arayan ben, artık kentin kölesi olmaktan şikayetçi olacak duruma gelmişim. Daha dışarı çıktığımız bir saat olmamışken hem de. Sonra ilk taksiye atladık. Hasan taksiciden kestirme bir yolu kullanmasını istedi. “Ben karşının taksisiyim� klişesiyle üzüldük, seçtiğimiz ilk yolun kısa oluşuyla sevindik. Üstelik saçlarımdaki limon suyu da çoktan akmıştı.

Film izlenen odalarla dolu bir mekana girdik. Sahte gülümsemeler gördüm, alışveriş gördüm, parlak ışıklar gördüm, parlak paketler gördüm, naylon paketler…

Eve gelene kadar açmadım…

Eve de gelemedim…

İşte Joshstories…

By Hucum Press | Ekim 6, 2007 - 1:33 am - Posted in Sex and The City

joshicin1.jpg

fotoÄŸraf: ÅŸebnem uÄŸural
yazı: hücumpress

Sırtıma rüzgar vuruyor, pencereyi kapatmaya kalkmıyorum. Hasta olsam da olur rahatlığındayım, olmam o yüzden. Bir nefes istiyorum sadece, bir nefes…
Türlü kibarlık oyunları yapamıyorum, içimden geçeni söylüyorum. Söz veriyorum tutuyorum. Bu satırları sana yazıyorum.

Bir tren rayının üzerinde seyrediyorum. Hava karanlık, bozkır esintisi var. Tam burada sabahlıyordum oysa. İşte o zamanlar öyle düşünürdüm, nasıl olsa hasta olmam derdim. Yazmaya başladım;

“Uzun uzun anlatmaya gerek kalmadı artık. Sürdüğüm hayata karşı inancım kalmamıştı. İstanbul’a geldiÄŸim zaman, kendimi yarı yolda bırakılmış, kandırılmış ve yapayalnız hissetmiÅŸtim.

Günlerin güzel geçiyor, bozulmasını istemediğin bir yaşam sürüyorsundur. Her şey yerli yerindedir. Ne sorumluluk almanın ne risk almanın zamanıdır. Ama hayat bu, fırsatları en mayışık anında, en ihtiyacının olmadığı anda karşına çıkarır. Harcarsın, bol gelir. Sonra işler kötü gitmeye başlar, elindeki her şey bir anda kayıp gitmeye başlar.

Karlar erimiÅŸti İstanbul’da… Tek kale maç yapıyordu benimle, Dar Alanda Kısa PaslaÅŸmalar’da metaforik bir sahne vardır ya… Kalecinin üzerine toplar yaÄŸar. İşte öyle. Sabaha karşı beÅŸ civarıydı, babamı aradım. Askere gitmek istediÄŸimi söyledim. Her sabah caddeden gelip giden ‘özgür’ insanları görüp, kendime kızdım. Dünya üzerindeki en deÄŸersiz, en iÅŸe yaramaz, en anlamsız insanın kendim olduÄŸunu hissediyordum. Zaman geçmeye baÅŸladı. Çok hırslandım. Sonra evime geri döndüm. Her ÅŸey bıraktığım gibi deÄŸildi, bir ÅŸey bırakmadım. Ruhsuz ve anlam aramayan bir hayat kurdum. İyi paralar kazandım. Olmadı, olmuyordu. Bir gece Mecidiyeköy’de bir apartman dairesine girdim. Sigara içtim. Kalkılmıyordu bu anlamsızlığın altından. Yolunu buldum, yordamını buldum.

Bir balkona çıkıyor, olanı biteni tek tek anlatıyordum. Anlatırken evimi dağıtmaya karar verdim. Kadıköy’e geldim. Bir yolunu buldum. Ara ara yollara düşüyor, ara ara evime geliyordum. Çocuklarım oldu sonra. Onlarla uÄŸraÅŸmaya baÅŸladım. Kendime de bir bilgisayar aldım. Oturup yazmaya baÅŸladım. Yazıyor ve yolluyordum, her yere, herkese yolluyordum. İyice yalnız hissetmeye baÅŸladım. Çocuklarımın saflığına imreniyor, hayatımda bunun karşılığını bulamıyordum.

Futbol maçları izledim, futbolcular izledim. Bir gün eve geldim. Birini gördüm, gördüğüme çok sevindim. Hala da sevinirim…

Bir film izledim, adında hem ateş hem de tutku vardı. İçim yandı.

Tüm bunları, uzaklarda, hiç bilmediğim bir yerde anlatacaktım aslında. Ben buradayım hala. Fazlayım, bakıyorum bakıyorum, üzgünüm, fazla olan benim. Ne yapayım?

Bir gün giderim dedim. Hala gidemedim. Dedim ki; seni kandırsam kendimi nasıl kandırırım? Dedim ki; sen iyisin, vicdan sahibisin… İnsansın dedim yahu daha ne diyeyim?

Anlatıyorum kendime o vakitler… İyi olacaksın diyorum, dürüst olacaksın. Kötü olmana sebep olan ÅŸeyleri ayıklayacaksın diyorum kendime.

Sonra iÅŸte, senin de bildiÄŸin zamanlar baÅŸladı. Dünyada kapladığım yerlere anlam buluyorum bir yandan, heyecanlanıyorum yeni bir ÅŸey olunca. Çocukları biraz ihmal ediyorum ama… O iyi olmadı. Ama neden? Sor bakalım bir neden? Artık kendimi sevmeye ve bencil olmaya ihtiyacım kalmayınca, haliyle çocuklar üzerinden egomu tatmin etmiyorum. Onlar beni seviyor diye sevinmek yerine, yaÅŸamlarında kalıcı olmamak gerektiÄŸinin rasyonel havuzunda yüzüyorum. Öyle bir haller.”

Neyse daha çok uzun devam ediyor bu böyle. Åžimdi Kadıköy’ün çarşısında, bir dükkanın giriÅŸ basamağında oturmuÅŸ, sigaramı söndürüyorum. Hava karardı, ezan okundu. Herkes bir tarafa gidiyor, ben pek telaÅŸsızım. Olan olmuÅŸ, biten bitmiÅŸ. Biraz yukarı doÄŸru yürüyorum. Sokakta el ilanı dağıtan bir kız var. Bana uzatıyor, almıyorum. Sonra bir duruyorum, ulan diyorum neden almıyorum. Dönüyorum, bir tane ilan istiyorum. Sonra kıza anlattırıyorum, ne anlatıyor burada diyorum. Anlatıyor, dinliyorum… Saatine bakıyor, mesaisi bitiyor, gidiyor. E iyi diyorum, ben de dönüyorum dükkanın önüne. Bir sigara daha yakıyorum.

By Hucum Press | Ekim 1, 2007 - 2:44 am - Posted in Pulp Fiction

kahraman.jpg

yazı, gorsel: hücumpress

“Öteki yol, boyun eğiş, çoğunluğun seçmek zorunda kaldığı yoldur�
Max Horkheimer, Akıl Tutulması

Sevgili dostlar… Bunu kabul ediniz ki; ben biraz mankafalıyım.

Acayip bir toprak parçasının, kör bir noktasından alemi izlemeye kalkarken aptallaşmış bir fareyim. Uzaktan görenler benden çekinir, ben pis bir yaratığım… Hızlıca geçerim dolapların altından, banyo deliğinden çıkar karşı karşıya gelirim insanlarla… Ama içine peynir konmuş bir kapana sıkışıveririm… Ben kapanın içinde kıvranırken, insan evladı zafer sarhoşluğu yaşar… Oysa ben bir fareyim… Zafer değilim…

Sevgili dostlar… Bunu kabul ediniz ki; ben bir kaptan değilim…

Kaptanlar zorluklarla boğuşurlar, dalgaları, fırtınaları delerler, gemilerini limana yanaştırıp yüklerini boşaltırlar… Ben limana kendi yüklerini taşıyan bir zavallıyım… Zorluklarına yükleriyle eşlik eden bir zavallıyım… Benim aklım almaz kahraman olmayı…

Kahramanlığa giriş;

Kahramanlık, lider karakteri ister. Kahramanlık, zorlukları ayağının altında ezmeyi, kötülerin üzerine kötü kötü bakmayı ister… Bense iyilerin yanından etrafa iyi iyi bakmak isterim… İyiler beni istemez, ben kahraman değilim…

Benim elim kolum düzenleyemez… Ben düzeltemem, düzgün olanı sevemem… Ben bırakırsam dağınık kalır, nitekim de bırakırım…

Kahramanlar Sevilir;

Nitekim kahramanlar hükmeder, hüküm sürer, ben ilacımı başıma sürerim… Kahraman ağırbaşlıdır, kahraman gururludur… Adı zorluk da olsa, zorunuza da gitse ben hiçbir şeyi ayağımın altında ezmem… Yanlışlıkla üzerine bastığım şeylerle de gurur duymam…

Ben Sevilmem;

Zayıftır karakterim… Vurduğum yerden ses gelmez, yere vurmam nitekim… Aslına bakarsan bir zaaf arar hep düz yoldan yürüyenler, bende aradıklarını bulurlar… Bulunca da bunarlar… “Akılları tutulur�, ben tutulmam…

Koşarım Zaman Zaman;

Gözlük camlarım kirlidir benim… Silsen de çıkmaz lekeleri, çizilmiştir köşeleri… Ben şikayet etmem, insanlar gözlüğümü bana şikayet ederler… Veririm gözlüğümü silsinler diye, gözlüksüz koşmaya başlarım… Kemerimi çözer fırlatırım, şapkam uçar kafamdan, kanunlar çalar arkamdan… Konuşurlar peşimden ara ara… Ana konu ben olmam… Üzülürler benim için…

Ben öyle olamam…

Boyun eğmemek, vurmak kırmaksa ben onlardan olamam…
Öteki yol anacadde olmuşsa artık, ben eski anacaddeden, bozuk olan yoldan yürürüm. Tenhada dumanı tüttürürüm…

Çoğunluğun seçmek zorunda kaldığı yoldan yürürsem eğer ağlamam… Ağladıysam tenhaya, eski yola dönerim… Eskiyi sevmez onlar, yenisini isterler… Ben istemem…
Ellerinle de yapsan, ben o lokmayı yemem…
Bu saatten sonra hiç yemem…