By Hucum Press | Kasım 30, 2007 - 5:17 pm - Posted in Any Given Sunday

totti-asroma-celebration.jpg,

yazan: hücum press

Tribünün tozunu yutmak başka bir şeydir. Bomboş kalan bir stadyumda hüznünü ya da mutluluğunu sönük stat lambalarının altında kendi yüzüne vurmaktır. Derdini tasanı üzerine flaşlar patlayan yeşil çimenlere resmi sponsor eylemektir tribün çocuğu olmak. Tanımadığın ter kokulu kitleye kendi tozunu pasını karıştırmak, onbinlerce sesin arasında kendi sesinin çok özel olduğunu sanmaktır. Bir maç kuyruğunda stada bir an önce girip, kendi sesini soluğunu kesme hevesidir diğer taraftan. Tribün feci bir yerdir. Coşsan da taşsan da, oturup ağlasan da ses etmezler. Tribün çocuğunun bir hayali vardır aslında; bir gün sadece bir gün, o formayla o sahada olmak.

Totti çok yetenekli olduğu için değil, o tribünlerden sahaya indiği için özeldir. Roma formasıyla tribünlerde bağıran bir çocukken tribünlere çağrılan biri olduğu için çok özeldir. Roma sokaklarında ya da başkentin herhangi bir çıkmazında Totti karşınıza çıkarsa eğer, nefis bir topçu olduğundan değil, ruhunu sahaya koyduğundan duvarlara resmi çizilmiştir. Totti, İtalya Milli Takımı’nı bir süre önce bırakmıştı. Şimdilerde diyormuş ki; herkesin ayağı kırıldıysa ve iş başa döndüyse tabii ki giyerim gök mavi formayı. Mesele biraz da ruh meselesidir. Yeri gelirse formayı sırtına geçirir.

By Hucum Press | Kasım 29, 2007 - 5:47 pm - Posted in Pulp Fiction

florasan.jpg

yazan: hücum press
temsili foto: google araması

Bir süredir beyaz florasanlar altında yaşıyoruz. Etraf kolonlarla dolu ve her yerde aynalar var. Bu aynalardan dolayı sanıyorum; arazide megalomani fazlası yaşanıyor. Her baktığın yerde kendini görüyorsun, herkes de sen gibi diğer taraftan. İşte bu defa mevzu sensin. Kalın kağıtlara imzalar atıyoruz, her baktığımız yerde kendimizi göreceğiz sanıyoruz. Bazen haftada bir kere, belki dışarı çıkıyoruz ya da iddaa kuponlarına İstanbul’un caddelerini yazıyoruz. Yan masaya tahminler gönderiyoruz. Fakir ama gururlu bir gençten söz ediyoruz. Dinlemiyor, dinlenmiyor… Karşıya bir araba kalkacak, herkes onu bekliyor. Durum acayip ve de gergin. Bekliyoruz… Sonu gelir mi bilmiyoruz…

By Hucum Press | Kasım 26, 2007 - 9:40 pm - Posted in Dark Side Of The Moon

joandarc.jpg

yazan: şuursuz sindrella

2002 yılından beri ülkede sistematik olarak işlemekte olan şey sadece “dincilik, softalık, yobazlık” gibi bildik kelimelerle açıklanacak şeyler değil. “Başka bir şeyler” oluyor bu ülkede. Dünyada olanlardan etkilenerek; dışında kalamayarak… “Camiler kışlamız minareler süngümüz” oluyor hakikatten. Ardahan’da camiye 100 metre arası olan bir anaokulunu mescide çevirip yerlerde namaza durabiliyor insanlar. (Vali bey de buradaydı ama namaza kalamadı kendisi.) Din adına işlenen cinayetler, atılan dayaklar da cabası tabi. Malatya’daki “din adına makat oyma” faciası dikelmiş tüylerimdeki etkisini yitirmiş değil henüz. Süngü olan minareler başka dinlere mensup insanların makatlarına sokuluyor din adına. Hangi dinde “işkence etmek” mubah bilemiyorum ama kuran ı okuyan her insanın böyle bir şey söylememekle kalmayıp “zor durumdaki” (ki eli kolu bağlanarak sandalyeye domaltılmış olmak zor bir durumu işaret ediyor kanımca) her canlıya eziyeti kat-i surette yasaklamış olduğunu görecektir… Ama adam da haklı, şehrin ortasında bir handa inciliyle bıyık buran adama eyvallah çekecek hali yok ya, artık keyfine göre ister derisini yüzer ister parmağını koparır. Mücahit olmak kolay zanaat değildir velhasıl…

Bu insanları provoke eden bir kesim şalvarlarının içinden taşan hayat tarzlarını sallaya sallaya gezerken acaba hangi Allah kıldıkları namazı, ettikleri duayı helalden kabul eder? Şeriat isteyen yeşil takkeliler “şeriatın” ne olduğuna ne derece vakıftırlar? Afganistan’daki Taliban yönetimi hangi “erkeğe” refah getirmiştir ki dinin politikasını “erkek” üzerinden yapan insanlar buna bu derece bağlılar? Sokağa yanında (3 yaşında bile olsa) erkek olmadan çıkamayan kadınlar hangi erkekleri yataklarında rahat uyutmakta? (Almışım2 bi yanıma 2 yanıma olanları tenzih ederek konuşuyorum tabi burada) Odada tek başına televizyon izleyen kadını kocası “ekranda erkek varken odada tek başınaydı” diye boşayabiliyorsa o “boş ol” kimin içini rahatlatmakta? Doğanın ona verdiği “diğer yarıyı” bu derece cendere altına almak hangi kesimin içini ferahlatmakta? Şeriatın yingyangında kocaman bir siyahın üstüne tek bir beyaz noktamı şeriatın denge bayrağı ki o da görüntüyü bozmakta…

“Türkiye böyle olmaz” diyen insanlar boşuna sağdan sola rahat dönüyorlar yataklarında. Her yer böyle olur, dinin tartışması olmaz, dünya da çarptırılmış bir dinden daha tehlikeli hiçbir şey yoktur çünkü. İnsanlık tarihinde yapılan en kanlı işkenceler, adam yakmalar, iç organları çıkararak işkence etmeler, göz oymalar, burun koparmalar hep engizisyon mahkemelerinin verdiği kararlarla uygulanan infazlardır. Adalette tanrıyı baz almayan insanların cezalandırma konusunda kendi yarattıkları tanrıya şirk koşma gözü dönmüşlüğüdür. Bir şey çalanın eli kesilir, zina yapan yarı beline kadar toprağa gömülüp taşlanır. Bir insanın elini kesebilmek ya da toprağa gömülü bir bedene taş atabilmek de ruh sağlığı yerinde insanların icra edebileceği vukuatlar değildir. İnsanları ancak öte dünyayla bu derece korkutarak ruh sağlıklarını bozarsanız Allahın öldükten sonra ona yapacakları karşısında sizin yaptıklarınızın az bile olduğuna inandırırsanız olacak şey de bundan farklı değildir. Aynı şimdi ortaokul öğrencilerine din derslerinde anlatılan hayal gücü sonsuz adamların inci bıyıkları altındaki ağızların püsküren o sonu gelmez işkence ve zulüm sahneleri gibi. Çünkü “korku” bir insanın en zayıf düştüğü andır ve bunu ele geçirdiğinizde ona her şeyi yaptırabilirsiniz. Buna üzerine bombalar takıştırıp insanların en kalabalık olduğu yerde patlatırsa şehitlerin şahı olacağına inandırabilmeniz de dâhildir. Çarpıtılmış bir dinde kurunun yanında yaşın da yanması caizdir ve eğer sağa sola saçılan bedenler dinen makul insanlara aitse onlar zaten cennetin yolunu bulacaklardır. Eylemi nakışlayan şahıs olsa olsa bu dünyada daha fazla kalarak günah işlemelerine mani olmaktadır. Çarpıtılmış bir din “Allah hakkından” başka hak tanımayandır. Yaşama hakkı da buna dâhildir ve “Hak” zaten Allahın güzel isimlerinden birdir-sadece inananlar için…

Türkiye de artık her mahallede pıtrak gibi camiler çoğalmakta. Devletten izinsiz kuruluveren “cami kondular” da “Allahın evi yıkılır mı” diyerek meşrulaşmakta. Çünkü camiler kışlamız bizim, minareler süngümüz… Olmuyor mu; oluyor. Kışlalar çoğalıyor, anaokullarına, ilkokullara liselere giriyor. Onyedi yaşında çocuklar” sen ramazanda gözümün içine baka baka sigara içtin, oruçlu asabımla oynadın” diye birbirlerini kıyasıya dövüyor. Kafa patlatmak “din adına” yapılınca olağanlaşıyor, ellerine sağlıklaşıyor. Ve zamanında huzur bulmak için girilen camilerden şimdilerde şiddet fırlıyor. Bu şiddet önüne kattığı her şeyi sürükleyerek kendinden olamayana tahammülsüzleşiyor. Eline ne geçerse saldırı aleti yapıp, kendine hedef gösterilmesini bekliyor. Gelen hedefe de “yok etmek” için odaklanıyor. Mücahit olmanın, gerekirse şehit mertebesine erişebilmenin ön koşulu çünkü yok etmek. Bir “hoşgörü” dininin çarpıtılmışı da bu oluyor işte ve çarpıtılmış bir din Allah-kul tanımıyor. Onun Allahıyla seninki uyuşmadığında ise yaratılanı sevemiyor yaratandan ötürü, dövüyor, işkence ediyor, taşlıyor ve öldürüyor…

Evet, camiler kışlamız, minareler süngümüz oluyor gerçekten ve olacak da. Bunun kaçarı yok. Önünde durabilecek askeri, tartışılabilecek bir fikri yok. Çarpıtılmış bir dinin affı yoktur çünkü. Bunları ulu orta söyleyebilen bir adam bağıra bağıra “demokrasinin temeli devletimizin” başına gayet de demokratik bir seçimle gelip oturuyorsa bu ülkede “mücadele edilecek” insanlar yoktur, çünkü onlar binlercedir ve dünyanın hiçbir yerinde çoğunluğun “olacak” dediğini darbeler ya da yaptırımlar engelleyememiştir. Şimdi kışla olacak camilerimiz süngü olacak minarelerimiz ışıklarını yakmış sakin sakin bekliyorlar. Kapılarından fışkıracak binlerce insan çarptırılmış dinlerine sahip çıkacaklar…

Tabi “yiğidi öldür hakkını yeme” diye de bi laf vardır. Pek sayın başbakanımıza hakkını teslim edelim ki; en azından sözünün eri adammış…

By Hucum Press | - 10:34 am - Posted in Pulp Fiction

nelniente.jpg

yazan: ahmet yaren

Lafı dolandırmanın alemi yok. Annem Ahmet Altan sever benim. Sadece tespit. Artık hepsi mi seviyor, bir kısmı seviyor da annem o bir kısmın üyelerinden biri mi bilemeyeceğim. Yaş maş işlerini hiç karıştırmıyorum gün gelir döner ucu bana girer. Oluyordu (hala da oluyor galiba) yani bizim evde Ahmet Altan kitapları. Hatta dur şimdi hatırladım babam da “Ahmet Altan’ın Pazar yazılarını seviyorum” gibi bir şey de demişti. Neyse yaşa girmeyelimdi zaten. Ben de (oluyor birkaç sene) okudumdu. Tehlikeli Masallar’ı bir otuz sayfa kadar okudum. Yanılmıyorsam reklamcı bir çocuk vardı adı da Teomandı (ama Teoman, Buket Uzuner’in İki Yeşil Susamuru’ndaki çocuk da olabilir -ki bir o kitabın bir de Armegeddon filminin bana borçlu olduğunu düşünüyorum. Armageddon: 3 buçuk saat, İki Yeşil Susamuru: 1 hafta. Hadi birinde sinemadaydık, dışarısı soğuktu, yandaki eleman eğleniyordu falan ikincisinin niye sonuna kadar gittim onu da hiç bilmiyorum. Kumral Ada Mavi Tuna iyiydi ama ya da ben küçüktüm). Hasılı kelam Ahmet diyorduk. Ben bunun bir kitabını okudum hoca. Ama ismini bir türlü hatırlayamıyorum. Aman yanlış anlaşılmasın kesinlikle ‘küçümseyeceğim kendimce zekice bir giriş yapıyorum’ babında değil zaten girmiyorum hatta çıkıyorum. Bildiğin hatırlıyorum kitabı. Baştan sona bir hikaye bütünlüğü içinde değilse de bir takım –bence önemli- şeyler kalmış kafada. Aramıyorum da internette. Böyle bi hoşuma gitmiş hatırladığım kadarı (dur şu yazıyı bitirince öğreneyim). Aslında hepi topu bir alıntı yapacağım niyeyse izah gereği duydum ( ama kabahat bende mi ona emin değilim).

Ezcümle “Kendimi terk edip gitmekten korkuyorum” diye bir cümle vardı. Anlar oluyor kendin mendin kalmamış gibi oluyor.

Bir de bazı şarkılar var insana bir şekilde kim olduğunu hatırlatıyor. Ya da bütün o senlerden birini bir süreliğine öne çıkarıyorlar kim bilir. Vinicio Capossela diye bir adam buldum geçen var böyle bir takım şarkıları. Ama bazen daha Carmen Consoli oluyor her şey. Sanki bir ara da Manu Chao olmuştu.

By Hucum Press | Kasım 23, 2007 - 2:27 am - Posted in Sex and The City

birason.jpg

yazı ve görsel: hücum press

Benim hayatım senin tahayyül edebileceğin gibi değil ne yazık ki. Ben zeytinlik dediğin şeyi çocukken dinlediğim İstiklâl Savaşı öykülerinin içinden öğrendim. Oranın havasının nasıl koktuğunu hiçbir zaman tam olarak bilmem mümkün değil. Anlamak istiyorum ama olmuyor. Burnum hiçbir zaman bir çocuğunki kadar iyi koku almıyor.

İşte o yıllar geçtikten, ben biraz biraz büyümeye başladıktan sonra aldım çantamı sırtıma. Hem de ne alış… Macera olsun, özümü bulayım, ‘Ben özgürüm’ triplerine yatayım diye değil, denk geldiği için düştüm yollara. Buğday tarlalarının ufkunda doğan güneşi en güzel gün doğumu sandım. Yollar uzadıkça gördüm ve ayırdına vardım. Güneş her yerde güzel doğuyormuş onu anladım.

Bir sabah evde oyuncak tren setinin sesine uyandım. Rayları birbirine taktım, trenin düğmesine bastım. Ne zaman ki bacasından duman çıktı, gerçek olduğunu o zaman anladım. Yemekli vagonun bir lokma rakısıyla çok sonraları tanıştım. Cümlelerimi bir yana yatırdım. Sonra o yana doğru atladım. Yalan sandılar, çok da sallamadım. Dedim ya; “Aslında iyi bir insanım.”

Hareket halinde bir pencerenin kenarındayım. Elektrikler kesildi, bir vagonda kaldım. Aldım kağıdı kalemi saatlerce yazdım. O kadar çok yazdım, o kadar çok yazdım. Elim varmadı; sana okutamadım. İlk istasyonda sırtımda çantayla kaldım. Kasaba küçük, binalar küçük ve bir o kadarcık da yabancı her şey. Fazla değil abartmayalım. Benden korkuyorlar anlaşılan ve lâkin ben yarışmıyorum. Anlatamadım.

Çok zamanım yok be güzelim, farkındayım. Anlatma fazlasını canımı yakarsın. Hâlim güzel, farkındasın. Böyle böyle akar hayat, damlaya damlaya çöl olur buralar. Hayatımızda su sıkıntısı var. Bir o kadar da sızıntısı var. Dediğim başka şey anlatamadım, nöbet yerimi başkasına bıraktım. Bu saatten sonra yansam da yanarım.

Saman kağıtlara haki damgalar vurulmuş, ne yapalım. Vurma desem yalnızım, vur desem karşımdasın. Hakiye bağladık hayatı, ne yapalım? Ben onu bulmasam o beni buluyor. Hava kararıyor hatırlıyorum, erken kalkıyorum hatırlıyorum, yollara düşüyorum hatırlıyorum. Nefesime nefesime haki salınıyor. Git diyorum kalıyor. Alışmıyorum yine geliyor. Bu renk uğraşsa da benim içime işlemiyor. Gözümün önünden hep vagonlar geçiyor.

Bir küçük kız var. Mutlu, gözlerinin içi gülüyor. Yıllar yıllar geçiyor, büyüyor, güzelleşiyor ve bana geliyor. Elinde sigara var, yüzüme üflüyor. Çok mu üzdüler seni diyorum. Susuyor, söylemiyor. Kızıyor musun diyorum, o da bilmiyor. Vur diyorum bari, eli varmıyor. Sussun istiyorum, yok susmuyor. Gözlerim koyu bir yeşile kayıyor. Önünde yollar canlanıyor. Ah diyorum çıkabilsem yeniden, anlatıyorum dinlemiyor. Ne yapalım, böylesini seviyor. Nasıl beceriyor da seviyor?

Kalabalıklar içinde cansız kalıyorum. Havai fişekler patlıyor, dört bir yanı bayraklar kaplıyor, nefes alamıyor kaçıyorum. Dilini kan bürümüş arkadaşlarıma önce şaşıyor, sonra onlardan kaçıyorum. Söylüyorum, anlatamıyorum. Kaçıyor saatimin yelkovanı, bir türlü yakalayamıyorum. Neden inanmıyorsun anlamıyorum. Kimseyi sallamıyorum ama aklımda kalıyorsun. Sorunca söylüyorsun da sormadan hiçbir şey duyamıyorum. Sonra tekrar sokaklara dalıyorum. Arada bir mektuplarıma bakıyorum. Senden bir şey yokmuş aslında farkına varıyorum. Boş sayfalarda seni yazıyorum. Kafayı kaldırıp yoksun gibi yapıyorum. Akan her damla kanda seni hatırlıyorum. Bağrıma taş basıyorum, zihnimin demirlerini alıyorum. Saat çok geç oldu ben yatıyorum. Her şeyi yeniden sabaha bırakıyorum.