By Hucum Press | Aralık 31, 2007 - 11:57 am - Posted in Pulp Fiction

che2.jpg

yazan: adORno
fotoğraf: hücumpress

Bizim mahallede bir eleman vardı o vakit. Has adamdı bakmayın siz. Canı sıkkındı biraz. Harala gürele gidiyordu. Aşağı caddedeki büfede görürdüm ilk zamanlar, sonra ahbap olduk. İyi mi olduk bilmiyorum…

Neyse evdeyim ben, kafa fecahat! Bir dolaşayım dedim. Çıktım, sahildeki parka gittim, iki kutu şişe Efes attım. Olcak gibi değil, Moda tarafları ağır soğuk. Ne yapalım, soktuk elleri paltonun cebine, evin yolları taştan haydi yavrucum yavaştan…

Gidiyorum gitmesine de kafa odun gibi hâlâ. Bizim eski tanış bir arkadaş vardı, yavaşın bozuk derdi o hesaptayız. Eve gitmek zoruma gitti. Büfe de yolun üzerinde, bir durayım dedim. Gören de olur ama dedim siktiret, salla gören görsün. Gecenin bir yarısı har gibiyim, eve gitmemeliyim. Bir çift kaşarlı söyledim bir de açık ayran. Kapalıya çakayım, mekan kale arkası zaten. Neyse hocam ben tostu ısırırken bir baktım bizim oğlan da orada. Oturmuş büfenin barı andıran yüksek tabureli yerine, belli dut gibi, çay içmeye gayret gösteriyor. Gayretkeş olduğu belli de yetenek konusunda zafiyet var. Bilemem belki katkılı, eli ayağına dolanmış. Dedim “Arkadaşım nesin kimsin?” “Yok bir alakam bir şeyle” dedi. Vay anasını! Bir alakası yokmuş gencin. Sağ elini göğsüne yaslamasını söyledim. Sigarasını bıraktı ve elini göğsünün üzerine koydu. “Yanıyor mu elin” dedim. Yok, değilmiş. Kendi anlamlarımı başkalarına addetmek maksat iyi de olsa kesmiyordu. Ne yaparsan yap dedim, sikimde olmaz. Dedim öyle de sonradan bilemedim.

Meğerse bizim oğlan güzel şeylerle uğraşırmış. Ben de sordum bir defasında, ilkinde değil tabii. Dedim ne iş? Aşık mısın oğlum dedim. Dedim ki; “İnsan değilmişsin, sen de kardeşimizmişsin.” “Abi isterseniz arabayı ben ayarlarım” dedi. 1 Mayıs mahallesinde bir arkadaşının Transporter’ı varmış. İtliğe, serseriliğe kullanırlarmış. Mekan basma, haraç alma, orospulara sarkma gibi durumlar da buna dahil tabii. Tamam dedim olur, sabaha karşı Yoğurtçu Parkı’na getirsin arabayı, ordan da doğru feribota gideriz diye düşündüm. Okumuş çocuk aslında Nevzat. Fakat hayatında var olan bir arma bir forma.

Bizim itler arabaya biner binmez sızdılar. Konuştuk bizimkiyle. Bir sevdası, türlü de kaçık fikri var. Alttan alttan yapıyor da bir şeyler anlaşılan. Eşi dostu da tanır severmiş Nevzat’ı fakat insana eskisi kadar düşkün değil. Daha doğrusu tanımadıklarıyla daha iyi anlaşıyor. Gittik, dövüştük geldik. Dönüş yolunda direksiyon mahalini terk etti.

Sonra baya bir görüşmedik. Kadıköy’de birkaç defa karşılaştık Nevzat’la. Hatta en son karşılaştığımızda büfede birer çay içtik. “Bu yıl çok güzel geçecek abi” dedi. Bir süre buralarda olacak, 21 Mayıs’ta Moskova’da… Oradan uzun bir hikayeyi yazmak üzere başka bir dünyaya.

By Hucum Press | Aralık 26, 2007 - 9:04 am - Posted in Sex and The City

zorolum2.jpg

yazan: sahra
fotoğraf: hücumpress

Direksiyona yol boyunca ilk kez geçmişti. Babasının ona arasıra alıştırma yaptırdığı yerli araçtan sonra bu yeni nesil otomobiller onda elektrikli traş makinesini çağırıştırıyordu (bu benzetmeyi aslında bir filmde duymuştu ama bir önemi yok artık). Sessiz, konforlu ve kırılgan.
İki çift olarak tatile çıkmaya karar verildiğinden bu yana, herşeye karşı duyduğu isteksizlik, arkadaşının arabası ile gitme fikri ile çığrında çıkıp, eyleme dönüşerek-isteksizliğini fazla sesli olarak dillendirmesine yol açtı. Ama ah o yumuşatan öpücükler yok muydu? Sessizce şırıltsını yerüstüne taşıyan bir yeraltı deresi gibi, tüm kas kontrolünü yok edip bir posa gibi yığılmasını sağlıyordu. Böyle anlarda bir manda bokunun hayatı nasıl gördüğünü, neler düşündüğünü merak ediyordu. Karar verilmişti, dört kişi, iki erkek, iki kadın, bir opel, yaklaşık bin km., aynı anda yola çıkıldı.
Balıkesir’e kadar süren Serdar’ın müzikleri mi daha çekilmezdi, arkada oturan Esra, ile Eylem’in tempo tutması mı, kalabalık yoldan bir türlü ayrılamamak mı? Kafasında bunları sıraya oturtmak için ciddi bir çaba harcayan Deniz, aslında, ailesini düşünmekten kaçıyordu. Bir süredir yalnız yaşıyordu. Kirasını kendi ödediği bir ev vardı, ama bütün eşyaları annesi alıyordu. Ne işe yaradığını bile bilmediği bir çok örtü, sehpa, koltuk, aksesuarlar evi yaşanmaz kılmıştı. Deniz bu durumu nasıl değiştirebileceğini düşünüyordu, annesi ise, yemekli düğün mü yapılsın, yoksa önce nikah yapıp akşamına bir yerlerde eğlenilsin miyi. Ben böyle bir hayat seçmemiştim diye düşünürken, aslında zaten bugüne dek herhangi bir şey seçmediğini farketti.
Gökyüzüne baktığında havanın kararıyor olduğunu görerek içgeçirdi. İşten çıkalı yaklaşık 4 saat olmuştu ve Serdar’ın sesi kesilmeye başlamıştı. Demek ki artık yoruluyordu. Madem ki hiç bir rolü seçmedin, sana verilen rolü hakkıyla oyna. Bir iki itirazın ardından araç sağa yanaştı. Direksiyona geçen Deniz aynaları ve koltuğu kendine göre ayarladı. Bir yan koltukta oturmadığı kadar dik bir pozisyon aldı ve yola çıktı. Fazla sürmedi, 80 km.ye ulaşması. Altı şerit gidiş geliş bir otobanda seyrediyordu. Opel’in fazla parlak farları, yolu gündüz göründüğünden farklı bir şekle sokuyordu. Arkadan ve yanında gelen tıslama sesleri herkesin uyuduğuna işaretti. Herkes uyurken, uyanık olup, seçmediği bir işin seyrini sürmek kısaca hayat diye nitelenebilir mi acaba, diye düşünürken, dikiz aynasından Eylem’e baktı. Güzel kız diye iç geçirdi. Ben de fena sayılmam aslında. Güzel çocuklar olması için yeterince malzeme var. Ama güzel bir hayat için bunlar yeter mi?
O sırada daha önceden konuşulan dinleme tesisini kaçırdıklarını farketti. Çift kaşarlı tost yiyip, Susurluk ayranı içilecekti. Zaten herkes uyuyordu ve uyandıktan sonra müzik dinleyip tempo tutmalarına tahammüş edemeyeceğini düşünerek gaza basmaya başladı. Motor, hiç alışmadığı kadar erken tepki veriyordu pedalın hareketlerine. Koltuğa yapıştığını hissetti, hoşuna gitti. Gaza biraz daha basıp bırakarak beşinci vitese geçti. 120 km per hour: Motordan ince bir vızıltı, ve lastiklerin inlemesi. Sınırlarını öğrenmeye karar verdi. Yol değişmiyordu, hayat değişmiyordu. Araç değişmiyordu, ama zaman değişir miydi? 160 km/h: Evet zaman değişince hayat da, araç da değişiyordu. Aracın içinden gelen sesler yükselmişti, yine de fazla değil. 190 km./h. Yola çıktığından beri ilk kez gülümsüyordu. Yükleri boşaltsak daha mı hızlı gideriz diye düşünürken yakaladı kendini. Dolaptan pastayı çalan çocuğun yakalanması gibi gülümsemesi daha da yayıldı. 200 km./ h: Hayatı ne kadar hızlı yaşarsan o kadar mutlu olursun. Artık pistonların tek tek seslerini değil bir bütün olarak hareketin sesini duyuyordu. Yol bilgisayarının ekranında yakıt sarfiyatının 16 litreye çıktığını gördü. Ne kadar yalnız ve hızlı yaşarsan o kadar az tükenirsin. Kalabalık insanı yer. Paçasına yapışır, gitmemesi için elinden geleni yapar.

Eylem uyandı. “yavaş olsana, ne yapıyorsun sen!…”

Mutluluk anının bittiği an. Ters bir bakış atmak için dikiz aynasına gözleri hareketine başlarken (ve ayağı döşemeye yapışmış gaz pedalından çekilirken aynı anda) yolda bir çift parlayan göz ve etrafını ören dört ayaklı bir beden çıkıverdi ortaya. Bir kalp atımı sürede aynı anda dikiz aynasından güzel bir yüze mi bakmak, frene mi basmak, yoksa direksiyonu mu kırmak seçenekleri kıvılcım gibi çakıp kayboldu. Ardından motorun düşen devri, can havli ile çıkan hayvani bir inilti, ve görüş açısını bir anda kapayan hava yastıklarının patlama sesleri kakafonik bir orkestraya dönüştü. “hey you” mu çalıyorlardı ne? Ne kadar tanıdıkdı bu melodi!..
“but it was only fantasy…”

By Hucum Press | Aralık 25, 2007 - 1:23 pm - Posted in Dark Side Of The Moon

filistin_bayra.png

yazan: şuursuz sindrella

Razanov Nihilizmi tanımlarken şu ifadeyi kullanımıştı: “Gösteri bitti. Seyirciler salonu terk etmek üzere ayağa kalktılar. Vestiyerden paltolarını alıp eve dönme vakti… Salondan çıktılar… Ne paltoları var ne de evler.”

Annapolis Zirvesi (Zırvası olarak da okunabilir) 26-27 Kasım tarihleri arasında ABD’de gerçekleştirildi. Zirveye Filistin özerk yönetimi başkanı (ne demek Filistin özerk yönetimi başkanı=olmayan-halk tarafından seçilmeyen-kimi temsil ettiği muallâkta bir başkan demek) Mahmud Abbas, İsrail başbakanı Ehud Olmert, pek tabi Amerika ve İsrail’i devlet olarak kabul etmeyen pek çok Arap ülkesi katıldı. Neden oldu bu toplantı, neler oldu bu zirve ve elimizde ne var bir bakalım.

Şimdiye kadar İsrail’in işgal altındaki bölgelerde yerleşimler kurma politikasını en fazla destekleyen ve görev süresinin başında Ortadoğu konusunda “her türlü arabuluculuktan uzak kalacağını” açıkladığı için yıllardır (ki 7 yıla tekabül eder) İsrail-Filistin diyalogunun durmasına yol açan büyük başkan Bush bir sabah uyandığında yardımcılarını çağırıp “bana Olmert’i bağlayın, Abbas da paralelden dinlesin” diyerek iki tarafı “barışı sağlamak amaçlı” toplanmaya çağırır. (Bu aniden gelen vahinin sebebi acaba Bush un görev süresinin 2008 Aralığında bitecek olması ve giderayak “bakın Ortadoğu barışı için nasıl da elimden geleni yaptım” demek midir yoksa ben mi fesat bi insanım onu bilemiyorum) Etraf kalabalık olsun, bir şey yapılıyor sanılsın diye başka ülkeler de çağırılır ki zannımca bu Rice’ın marifetidir, kadındır kendisi; fena halde çakaldır. Velhasıl, buluşma tarihi belirlenir ve ülkeler konuyla ilgili haberdar edilir. İsrail iyi niyet gösterisi olarak ağızlara bir parmak bal çalar, İsrail’deki 11 bin Filistinli mahkûmdan 429 unun serbest bırakılması için gerekli işlemleri başlattığını söyler. (Ha bu arada Gazze’de 6 Filistinli de ölüverir ama bunlar zaten militandır.)

Arap birliği ülkeleri zirveye gidip gitmemekte kararsızdır keza daha önceki zirvelerde İsrail’e Golan tepelerinden çekilmesi karşılığında birliğe üye tüm Arap Devletleri tarafından tanınmasını öngören bir “Barış planı” verilmiştir. Fakat İsrail halen Golan da bayrak dalgalandırmakta. Zirveye en sert açıklama ise İran cumhurbaşkanı Ahmedinecab tan gelir; “ Filistin’le ilgili bir karar verilecekse, seçilmiş Filistin hükümeti ve direnişinin temsilciler de orda olmalıdır.” (Ki Ahmedinecap Annapolis’e alternatif bir zirve önermişti ve bu zirveye Abbas yerine Hamas, İslami Cihad ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi gibi Abbas’ı “Ülkeyi satmakla” suçlayan direniş örgütlerinin liderlerini çağırmıştı)

Toplantıda amaç 3 konu üzerinde odaklanmaktı; Filistin devletinin sınırları, Kudüs’ün paylaşımı ve mültecilerin dönüşü. Tabi Olmert ve tebası perde arkasında buna göbek hoplatarak gülüyor. Bu Bush’un giderayak gönlü olsun diye yapılan bir Zirve ne de olsa. Bu güne kadar Amerika öncüğünde yapılan hiçbir barış zirvesinden bir sonuç çıkmış değil keza, İsrail 1967 de ilk işgale başladığından beri ne Oslo’dan, ne Wye River’dan ne de Madrid’den.  Zaten toplantı kamera önünde el sıkışmalar ve pis sırıtışlarla bittiğinde de elde hiçbir şey yoktu. (Sonraki gün İsrail’in en çok okunan gazetesi şu manşetle çıkıyordu “Kameralar için barış yapmak”) Komiteler 12 Aralıktan itibaren 2 haftada bir düzenli olarak buluşmaya başlayacaklarını açıkladılar ama takvime riayet edileceğine dair net bir kanıt yok, keza Olmert hemen patlattı açıklamayı; 1 yıl anlaşmaya varılacak bir zaman değildi ama yine de bir yerden başlamak gerekti. (Çünkü Bush görev süresinin bitimi olan 2008 sonuna kadar barışın gerçekleşmesini istemişti. Olmert de ne yardan geçiyor ne serden.) Toplantı sonunda nihai bildiri yayınlanmadı (çünkü ABD hazırladığı sonuç bildirisini İsrail’in isteğiyle geri çekti, gerekçe de ilginç “sonucu tarafların görüşmelerine bıraktık, biz bir şey yayınlayıp olayı sulandırmak istemedik”), ayrıca Araplardan yeni sürece destek açıklaması da gelmedi. Velhasıl bir zirve daha günahıyla sevabıyla tamamlandı.

Komedi bununla bitmedi tabi, 17 Aralıkta Paris’te bir izleme konferansı yapıldı ve bu konferansa “bağışçı ülkeler” katıldı. Bu ülkeler “Filistin devletinin kurulması için” para toplayacaklardı. (Bir devletin kurulması için para toplamak??) Bizim atalarımız buna “kan parası” diyor. İleride babasız ve kocasız kalacaklar için karın doyurma parası. (Aynı Türkiye’deki sınır ötesi harekât öncesi Şehit aileleri için bağış kampanyası düzenlenmesi gibi…)

Peki, neydi olması istenenler, ama elimizde ne var?

Başta da söylediğim gibi zirvenin 3 amacı vardı. İlki Filistin devletinin sınırlarının belirlenmesiydi ki Filistin İsrail’den 2000 Eylülünde belirlenen sınırlara geri çekilmesini istiyor. (1967 de işgalin ilk başladığı zamanlardaki sınırlara değil; dikkatinizi çekerim.) Bunu çok mu ütopik buldunuz; Olmert de öyle bulmuştu ki zaten bunun “olasılık” bile olmadığını cümle alem biliyor artık.

İkincisi Kudüs’ün paylaşımı sorunu. Her ne kadar Filistin direniş güçleri Kudüs bizimdir diye yaygara koparsalar da Abbas yeni kurulacak (???) Filistin devletinin başkenti olarak Doğu Kudüs’ü istiyor. İsrail ise Doğu Kudüs’teki inşaatlarını yarılamış durumda. Zaten İsrail başbakan yardımcısı Ramon zirveden 1 hafta sonra yaptığı açıklamada Doğu Kudüs’teki Yahudi yerleşimlerinde vazgeçmelerinin mümkün olmadığını açık açık söyledi; Amerikanın kendilerini “anlayışla karşılayacağına inançlarının tam olduğunu da” eklemeyi unutmadan.

Son ve en büyük sorun ise mültecilerin geri dönüşü. Mülteciler komitesinin bulgularına göre dünyadaki her 4 mülteciden biri Filistinli. Rakamlarla 9 milyon 700 bin Filistinliden yaklaşık 5 milyonu mülteci. Filistinli mültecilerin barındıkları ülkeler sıralamasında Ürdün birinci. BM tespitlerine göre Ürdün’deki 14 farklı kampta 1,5 milyon mülteci yaşıyor ki bu da Ürdün nüfusunun üçte birine tekabül ediyor. (Yani Ürdün’deki Filistinli mülteciler ülkenin iç dengelerini değiştirebilecek durumdalar.) Ürdün dışında Lübnan ve Suriye’de de yoğun mülteci kampları var. Hepsinden daha trajiği ise Filistin’in şu andaki sınırları içinde de 1 milyona yakın mülteci bulunması. İsrail sınırları kapattığı için mülteciler ülkelerine geri dönemiyorlar ve ülkedeki insanlar da dışarı çıkamıyor.

Peki, içerde neler oluyor?

İsrail Annapolis sonrası Gazze’deki ablukasını daha da sertleştirdi. Ekonomik ambargo ise artarak sürüyor. Süreli olarak uygulanan elektrik ve su kesintilerinin yanında Gazze’ye Tel Aviv üzerinden gelen yakıt da yarıya indirildi. Bu belli noktalara bırakılan çöplerin toplanamaması ve bakımsızlıktan sürekli patlayan kanalizasyon sularının sokaklardan temizlenememesi demek oluyor, yani; salgın hastalık. Yaralı veya hastaneye gidemeyecek durumdaki yaşlı ve hastaların hastanelere taşınamaması demek oluyor, yani; ölüm. Velhasıl İsrail yıllardır tepesinden inmediği Filistinlilere şunu salık veriyor; (suyunu kestim) YEME, YIKANMA, YEMEK YAPMA; (elektriğini kestim) ISINMA, OKUMA, HABER ALMA; (yakıtını kestim) HERHANGİBİR YERE ULAŞMA ve tabi mümkünse SIÇMA! Fakat bunları yapmadan yaşayamam diyorsan YAŞAYABİLECEĞİN BAŞKA BİR YER BUL! (Tabi çöle nazır mülteci kamplarında da durum farklı değil, olsa….)

Annapolis bitti ve Olmert Razanov’un nihilizmi tanımlarken söylediklerini Filistinlilere farklı bir uslüpla fısıldıyor; evet beyler, gösteri bitti. Şimdi evlerinize dağılabilirsiniz….

By Hucum Press | Aralık 21, 2007 - 6:13 pm - Posted in Sex and The City

ast.jpg

falcı: hücum press

Sevgili Joshstories okuyucuları;

Yeni bir yılımıza daha giriyoruz. Dolayisiyle kolayı suyle içmeyeceğimiz bir yıl dileyerek, 2008 yılı kehanetlerimizi tarih tarih, burç burç açıklıyoruz.

Koç Burcu (21 Mart-20 Nisan): Bu sene uğurlu kokunuz lavanta çiçeği kolonyası olacak. Müneccim.com muhabirinin verdiği bilgiler doğrultusunda sürekli yeni girişimler ve icatlar peşinde olacaksınız. Mart ayında Jüpiter’le Venüs’ün oluşturduğu çizgi savunmanın arkasına kaçayım derken ofsayt vaziyetinde kalacaksınız. Bu yıl da bütün planlarınız elinizde patlayacak. Yaz aylarında hayatınız belli bir durgunluğa girecek. Dolayısıyla bir yazı daha ayağınızı deniz suyuna değdirmeden geçireceksiniz. Tatil konusunda önümüzdeki yıllara bakıyoruz yani… Sonbahar gelince yıl bitmeden bir umut diye kendinizi festivallere
vuracaksınız. Bir iki kişiyle bir kaç kadeh içki içtiğiniz için gaza gelmeyin, bu yıl da düzeyli bir ilişkiniz olmayacak.

Koç burcu ünlüleri: Ankaralı Turgut, Fatih Ürek, Cemil Turan, Kibariye

Boğa Burcu (21 Nisan-20 Mayıs): Boğa burcu insanı olduğunuzdan kelli fırsatçı bir insansınız. Plüton muhabirimizin verdiği bilgiye göre cuma günleri size uğurlu gelecek. Siz de bu fırsattan istifade etmek için kendinizi İslam dinine adayacaksınız. Aşk hayatınız 2008 yazında sıcak ve kurak, kışın ise soğuk ve yağışlı geçecek. Yeni sevgilinizle yazın eğlenebildiğiniz kadar eğlenin yani, kış geldiğinde salya sümük ağlayacaksınız. Bu yıl hayatınızda her şey kötü gidecek değil, beklediğiniz üne-şöhrete kavuşacaksınız.

Boğa burcu ünlüleri: Kadıköy’deki boğa heykeli, Tuğba Özay, Hasan Celal Güzel

İkizler Burcu (21 Mayıs-21 Haziran): Konuşurken düşünme huyunuz yok mu, her şeyi o mahvediyor. Bütün seçenekler dilinizin ucundan bir film şeridi gibi geçecek ve 2008 yılında yine kararsız kalacaksınız. Tüm bu kararsızlık durumundan dolayı kendi başınızın etini yememek için bir sevgili bulma yoluna gideceksiniz ki; heyhat o konuda da net bir kararınız olmayacak. İnsanlar birbirine düşecek sizin yüzünüzden. İş hayatınızda da benzer durumlar söz konusu olacak. Hayatınızı değiştirmek üzere işinizden ayrılacaksınız. Talih bu ya; her yerden iş teklifi almanıza rağmen birine karar veremeyecek ve tüm pozisyonları kaptıracaksınız. Yılın ikinci yarısında Prada marka çantanızı satıp, seyyar çiğ köfte işine gireceksiniz.

İkizler burcu ünlüleri: Yılmaz Vural, babam, Helin Avşar

Yengeç Burcu (22 Haziran-22 Temmuz): Kadın erkek ayrımı yapmadan tüm yengeç burcu insanları bu yıl sık sık halısaha maçı yapacak. Dolayısıyla 2008′de futbol keyifsiz bir kimliğe bürünecek; yan pas yan pas. Neyse aşk hayatınıza gelelim. Moralsiz olduğunuz bir halısaha çıkışında, birisi size burcunuz gereği uğurlu addetiğiniz yakut taşı hediye ederse şaşırmayın, nedeni halısahanın soyunma odasından üzerine sinmiş olan nem kokusuyla ter kokunuzun karışmasıdır. Bu kadar çok spor boşa gitmeyecek, fit bir vücuda sahip olacaksınız. Bu durum iş hayatınızı da etkileyecek. Müjdeeeee; bu yıl manken oluyorsunuz.

Yengeç burcu ünlüleri: Ceza, Elvir Boliç, Gülse Birsel

Aslan Burcu (23 Temmuz-22 Ağustos): 2007 yılı sizin için yeteri kadar iyiydi, fazlaydı bile size. Bu yılı boş geçeceksiniz. Rakı şişesinde balık olacaksınız diyeceğim ama o konu başka bir burçta karşımıza çıkacak. Şöyle diyelim; aslan sütünün manyağı olacaksınız. İşte talihiniz kısmetiniz böyle zamanlarda yüzünüze gülecek. Ama liderlik sizin karakteriniz olduğu için İstiklâl Caddesi’nde zurna gibi gezmeniz karizmanızı inceden zedeleyebilir. Aldırmayın; “Hayat doluyum, içim içime sığmaz benim” diyerek konuyu değiştirin.

Aslan burcu ünlüleri: Jet Fadıl, Gamze, Nihat Genç

Başak Burcu (23 Ağustos-23 Eylül): Bu yılı “Neden bütün burçların son günü 21′ine 22’sine denk gelirken bizimkisi neden 23′üne kadar uzuyor, olur olmadık bir sürü insanla aynı kaderi paylaşmak zorunda kalıyorum” düşüncesiyle geçireceksiniz. 2008 sizi en kötü özelliğiniz olan çekingenlik huyunuzdan vaz geçirecek. Bulduğunuz bir kedinin adını ‘Sümük’ koyarak kendinizi aşmaya başlayabilirsiniz. İş hayatınızda önemli bir değişiklik yok; bu yıl da üç defa iş değiştirip Katmandu’ya gitme hayalleri kuracaksınız.

Başak burcu ünlüleri: Nasuh Mahruki, Roberto Carlos, İclâl Aydın

Terazi Burcu (24 Eylül-23 Ekim): Romantik ve slow Türkçe sözlü hafif müzik dinleme zevkinizden, içine düşeceğiniz yeni bir aşk serüveni sayesinde vazgeçeceksiniz. Dokuz sekizlik ritmlerle içli dışlı olacaksınız diyerek de ilk tüyomuzu verelim. İş hayatınız bu sene de tırt. İddaa yorumculuğu mesleğinde tutunamayıp, büyük markalara pazarlama iletişimi konusunda danışmanlık vereceksiniz. Bu yıl eşinize dostunuza “Çok yoğunum” diye yalan söylemeyin. Yalanlar istiyorsanız ben size söylerim. İncinirsiniz…

Terazi burcu ünlüleri: Feridun Düzağaç, Jennifer Lopez, Cladio Lopez

Yay Burcu (23 Kasım-21 Aralık): Hakikaten 2008′de ok yaydan çıkıyor. Telaşe etmeyin, bir ok gider diğeri gelir. Siz çok gerilmişsiniz, 2008 bir anlamda ferahlama olacak. Uğurlu renginiz menekşe moru olduğu için size eylül ayı gibi Floransa tatili görünüyor. Aman kimselere randevu vermeyin de bu seyahatinize Türk karışmasın. Mazallah Fatih Terim’in dünya üzerinde sevildiği tek arazidir oralar. Diğer taraftan iş hayatınızda yeni açılımlar olacak. Müdür olacaksınız müdür, hadi sevinin.

Yay burcu ünlüleri: Oya Başar, Fazıl Say, Ferhat Güzel

Oğlak Burcu (22 Aralık-20 Ocak): Bu yıl türkü barlara merak salacaksınız. İşinizden, okulunuzdan çıktığınız gibi her gece her gece bu tip otantik mekanlara gitmekten, vücudunuzun belirli bölümlerinde kilim desenleri belirebilir. Bu bölgeleri içine havuç batırılmış limon suyuyla temizlerseniz bir şeyciğiniz kalmayacak, bizden söylemesi. Bu yılın oğlakları kültür sanat cemaatinden değil spor camiasından çıkacak. O nedenle roman yazmaya başlayan oğlaklar bir an önce elindeki işi bırakıp gece jimnastiğine başlasın.

Oğlak burcu ünlüleri: Yasemin Evcim, Nick Cave, Avarel

Kova Burcu (21 Ocak-19 Şubat): Bu yıl artık öyle her şeyden emin olmamayı öğreneceksiniz. Biraz daha ağır ve oturaklı bir insan haline geleceksiniz. Bu oturaklı halleriniz bir yerden sonra sizi ve herkesi bayınca gece alemlerinin tanınmış simalarından biri olmaya kadar götürecek sizi. Erkekseniz muhabir döven rock star, kadınsanız koca dayağından kaçan özgür birey olarak anılacaksınız. İş hayatında ise olumlu gelişmelerle karşılaşabilirsiniz. 2008 yılında fabrika açıyorsunuz.

Kova burcu ünlüleri: Şarkıcı Teoman, Çalgıcı Karısı Binnaz, Kaleci Hayrettin

Balık Burcu (20 Şubat-20 Mart): Sevgili Balıklar; bu defa taşı gediğine koyuyorum. 2008 yılında rakı şişesinde balık olacaksınız. Yem olarak da şişeye kavun ve peynir atılacak. Yerseniz. Diğer taraftan küresel ısınma karşıtı eylemlerde kendinizi bulacaksınız. Eylem sırasında samimi ve sıcacık bir çift gözle karşılaşacaksınız. Bu aşk neticesinde yıl içinde dünyaya gelecek olan evladınız, 2028′te sizin ilişkiniz üzerinden dönem dizisi çekecek, Anal D dizi arasına aldığı reklamlarla ihya olacak.

Balık burcu ünlüleri: Çağan Irmak, Halide Edip Adıvar, Orhan Pamuk

By Hucum Press | - 10:43 am - Posted in Any Given Sunday

mujdat.jpg

yazan: nadas

sarkık bir liberodur zaman müjdat bıyıklı bir abimiz
çalımyoktekpasoynuyoruzgeriyegelmiyorsunhiç’e
en çok yakışan yüz

dünya aranır …dağılır …kaybolur….hatayla
şaşmamış kimse anlamaz her mevsim başka umut
her mevsim başka kapı müjdat ordadır gelir
göbeğiyle çubuklu sarı lacivert beş numaranın
hep istenmeyen sahibidir

ah be müjdat bu kadar geriye sarkılmaz ki
bak hep kaybediyoruz sonunda
başka bir dünya yok
gidecek yer yok biliyoruz
ama yine de umut olmalı …
bir çukurun içinde düşe kalka
ama çıkamayacağını bilerek oynamaksa
müjdat olmak
başka bir hayat olmalı

her şey başka olacak bu senenin yüzüdür müjdat
hatalara edilmiş yeminlerin bir daha böyle olmayacakların
değicek her şey …değişecek…başka olacak diyenlerin yüzü
başka olmaz ama
kelimelerin ruhu zamanın ruhunu değiştirmez
yazgı hep kendi yolunu kurar her şey olduğu gibidir sonunda

sarkık bir liberodur zaman geçmişin kuyusunda

bıyıkların anlattığı bir tarihe
en geriden şişirilen bir çıkmaz
hep bir umudun dağıldığı yerde
vişnevski sakatlanır müjdat yeniden takımdadır