By Hucum Press | Ocak 31, 2008 - 1:46 am - Posted in Sex and The City

samatya.jpg

yazan: malena

O soru ağzımdan hemen de nasıl çıktı öyle hala anlamıyorum, ama aldığım cevabın utancı, içimi ve yüzümü bir anda saran kırmızılık unutulacak gibi değil. “Peki siz nereden gelmişsiniz” diye sordum Armoni’ye, yaşının verdiği olgunluk ve benim sorumdan önce annemle devam eden samimi sohbet havası içinde tüm doğallıyla, hiç de sorumu yadırgamadan ve beni de ayıplamadan, “E biz hep oradaydık” deyiverdi.

Tam 50 sene sonra, biraz dolambaçlı yollardan bulmuştuk annemin aynı mahallede kapı komşuları olan çocukluk arkadaşlarını. Annemin ailesi, Osmanlı-Rus harbi sırasında Erzurum’dan Yozgat’ın Sorgun kasabasına göçetmiş. Daha önce de Kafkaslardan gelip Erzurum’a yerleşmişler. E bizim kökenimizde böyle bir göç hadisesi var ya, ben de soruverdim, Armoni’ye “siz nereden geldiniz” diye.

Yolda görseler birbirlerini hiç tanıyamayacakları kesin, ama, gelmeden telefon ettiğimiz için Yeşilköy’deki apartman dairesinin kapısında bekleniyoruz. Sanki dün ayrılmışlar gibi sıcak bir kucaklaşma, hafif gözyaşları. Annem Armoni ile yaşıt olduğunu tahmin ediyor, 68-70. Armoni’nin Ağabey’i Artin, 75-80 arası yaşlarda, kalbinden rahatsız. Az ve ağır konuşuyor. Çoklukla anneme, bana bakıyor, belki geçmişin izlerini arıyor. Eve gitmeden önce telefonla ilk konuşmada annemin sesini duyunca Artin diyor ki, “Kalbimden rahatsızım epeydir Gönül, dün gece rüyamda hep sizi gördüm. Çocuktuk, anneni, babanı, eski günlerdeki gibi”. Tuhaf bir tesadüf, tüylerim ürperiyor. Yorgun bir yüzü var, Artin’in kardeşinin anlattıklarına onay verir gibi arada başını sallıyor. Anadolu’nun o meşhur misafirperverliğini, sanki kendine göre çok daha genç olan eşi göstermekte kusur edecekmiş gibi, arada yönlendirmeler yapıyor. Annemin ailesinde nasıl misafir ağırlanırsa aynı ihtimam, özen, ısrar. Hal, tavır, konuşma şekli, Sorgun’da tanıdığım diğer insanlardan farklı değil. Aslında onlar Ermenice bile bilmiyorlar.

Sonra eski fotoğraflar çıkıyor ortaya. Artin, gerçekten çok yakışıklı, babasının yanında boylu poslu bir genç adam. Sonra babası ve annesinin yan yana resimleri. Şimdilerde neredeyse hiç bir kadının başörtüsüz, kolsuz ya da kısa etekli çıkmadığı Sorgun sokaklarında, 30-40’lı yıllarda gayet modern giyimli iki insan. Ama sadece Ermeniler değil, o zamanlar annemin aile resimlerindeki kıyafetler de günün modasına uygun batılı tarzda.

Sonra Armoni eskilerden anlatmaya devam ediyor. Sorgun’da çok büyük toprakları, bağları varmış. “Sonra”, diyorum. Annem araya giriyor, “E biliyorsun 42’de çıkan varlık vergisi kanunu”, Armoni tamamlıyor, “Çok mal kaybedildi, çok da Ermeni bu yüzden intihar etti, çoğu da Sorgun’u terketti.”Öğreniyorum ki artık Sorgun’da yaşayan Ermeni neredeyse kalmamış. Büyük şehirlere gidenlerin çocukları da yurtdışında hayatlar kurmuşlar kendilerine, Artin ve Armoni’nin çocukları gibi. Artin, özlemin de verdiği acıyla bu konuda çok hassas, “Oğlum Amerika’da” diyor. Sonra ben, “Ne yapıyorlar orada” diyorum. Armoni işaret ediyor, konuyu kapatalım diye. Artin, “Şimdiki nesil memleket kıymeti bilmiyor” diye araya sıkıştırıyor sözünü.

Tam 14 yıl oldu ben Ankara’dan İstanbul’a taşınalı. Annem de Ermeni komşuları Kasap Miran (Mihran) (annemlere göre Arif Dayı) ve Verjin Abla’nın çocukları olan oyun arkadaşlarının, yıllar önce İstanbul’a taşındıklarını öğrendiğinden beri düşmüştü onların peşine. Bunca zamandır belki aramanın doğru yolunu bulamadık, belki de annemin ısrarlarına pek önem vermedik (ooo, 50 sene olmuş, nerede bulacağız biz şimdi onları) sanırım ki, izlerini bulmamız da epey zaman aldı. Ama o Pazar sabahı annem ısrarlıydı: “Gidelim, madem bize Samatya’daki kiliseye gidin dediler hadi gidip soralım onlara, mutlaka bilirler” dedi.

Pazar günü söylenilen kiliseye ne yazık ki biraz geç ulaşmıştık. Ahali dağılmıştı. İçerideki görevlilere annem, ısrarla Sorgun’dan gelen kasap Miran’ın çocuklarını, isimlerini tek tek söyleyerek sordu. Ama, soyisimlerini bilemediğimiz, Siranuş, Artin, Armoni ve Ramila’yı bilen yoktu. Fakat annem ısrarlı, kilisenin kapısından ayrılmıyor, adamlara Miss Marple edasında birbiri ardına sorular soruyor. Ben, tedirginim; sonuçta sadece anne baba isimlerini bildiğimiz ve Sorgunlu olduğundan bahsettiğimiz birilerini arıyoruz. Annem çocukluk arkadaşlarıyım diyor, ama soyisimlerini bilmiyor. Neden bulmaya çalışıyoruz bu insanları belli değil. Ama onlar, her nasılsa anneme güvenip yardım etmek için çırpındı. Sonunda yaşlıların olduğu kahveden biri, kasap Miran’ı tanıdığını söyledi. Tabi o hayatta değil, ama kızının oturduğu eve kadar bize eşlik ettiler.

Evet, kasap Miran’ın kızıydı, ama babası Kayseri’den gelmişti ve Artin, Armoni diye de kardeşi yoktu. Buna rağmen, neredeyse kollarımızdan çekilerek eve davet edildik, bir soluklanmak üzere. Ariknaz, 50’li yaşlarda, eşini yeni kaybetmiş, kızıyla oturuyor. Bir de onları ziyarete gelen kuzeni Julyet karşıladı bizi. Ayakkabılar kapıda çıkarıldı, salona davet edildik. Güleryüz, birşey ikram etmek için ısrar, pek tanıdık. Sonra, bütün hikayeyi yeniden anlattık. Julyet, çok yetkin bir dedektif gibi olayın peşine düştü, onları tanıyabilecek herkese telefonlarla ulaştı ve sonunda yakaladı. Kardeşlerden Ramila, artık hayatta değil, ilk üzücü haberi alınca annem, kaygılandı, çünkü Ramila küçükleriydi. Ramila’nın kocası Levon’dan, İstanbul’da yaşayan kızı Yerçenik’e oradan da dayısı Artin’in telefonuna ulaşınca, 50 yıllık arkadaşlar Yeşilköy’de buluşabildi.

O Pazar sabahına kadar varlıklarından haberdar olmadığım, ancak bir anda dedektiflik hikayemizin başrol oyuncularına dönüşen, Ariknaz ve ailesinin, kadın kadına olununca anlatılan özel hayatlarının artık aklımdan çıkması imkansız. Erken yaşta evlendirilen Ariknaz, meğer ne çok koca dayağı yemiş, ne çok kayınvalide eziyeti çekmiş. Şimdi erken bir yaşta kocasını kaybedince de, cemaat baskısı cabası. Yastayken sokağa çıkmak, çıktığında giyeceği kıyafet hep mahalle kontrolünde. Kocasına çok ağlaması ayıp, hiç ağlamazsa sevindiği düşünülebilir. Sigara tiryakisi, ama içerse, kocası öldü diye keyif yapıyor sanabilirler. Anadolu’da kadın olarak yaşamanın meğerse ne çok ortak yanı varmış, dinler ve ırklar farklı olsa da.

By Hucum Press | Ocak 30, 2008 - 4:00 pm - Posted in Sex and The City

sapanca.jpg

yazan: hücumpress

Senelerden 90’ların başı… Turgut Özal’ın yaptırdığı ‘kaymak gibi’ yollarda süzülen, hidrolik direksiyonlu, metalik bordo bir Doğan L görüyorum… İstanbul istikametinden gelip Sapanca kıyısına giden orta üst beyaz yakalı abimiz Memduh, Pioneer marka oto teybine bir kaset ittiriyor. Kısa bir sessizliğin ardından orga yüklenmiş bir saksafon sesi duyuluyor. Ardından alkış kıyamet kopuyor. “Dün gece resmini ateşe attım, yanarken bir mahsun bakışın vardı, alevler sardı hemen seni kıskandım, pişmanım sevgilim çaresiz kaldım…”

Memduh takınca bir kaset neşesini bulamıyordu. Sevcan’ın ayrılırken kendisine verdiği ‘resmin’ sureti Sapanca Gölü’nün üzerinde aksediyordu sanki. Göl kenarında uzun yürüyüşler yaptıkları günler geldi Memduh’un gözlerinin önüne. Sevcan röfleli saçlarını pembe bir bantla tutturmuş, geniş boyunlu krem rengi kazağının üstüne mini eteğinin bitiş çizgisine kadar uzanan astragan manto giymişti. Onun bu doğal haline kapılmıştı Memduh.

Diğer taraftan Memduh’un mutlu bir evliliği, kırmızı yanaklı bir oğlu, dişleri telli bir de kızı vardı. Onları sevmiyor değildi ama bir şeyler eksikti hayatında. Nasıl anlatılabilir ki bu duygular. Bunlar aslında en asil duygular…

Kasette bir şarkı daha olacaktı. Teyp baya iyi bir şeydi. İleri sarma tuşuna bastığında bir sonraki şarkının başına atma özelliği vardı. Memduh da bunu denedi. Derdinin dermanı yine Arif Susam’daydı: “Aşkımız bir günahsa ne olacak bu halimiz, bize hayat veriyor yasak olan bu sevgimiz, kınamayın bizi dostlar evliler de sevebilir, unuttuğu duyguları yeniden tadabilir.”

Memduh, Sapanca’daki yazlığına ulaşana kadar bu şarkıyı dinledi. Kapıdan içeri girdi ve hemen şömineyi yaktı. Bir kadeh sek viski doldurup, şöminenin önündeki ayı postunun üstüne oturdu. Bir iki yudum aldı ki; kapı açıldı. Memduh, gelenin Sevcan olduğunu sanarak telaşla kapıya döndü. Fakat kapıdan sekerek “baba, babacım” diye giren, oğlu Berk’ti. Arkadaysa karısı Semra ve kızı Çisil birbirlerine sarılmış, Memduh’la Berk’in kucaklaşmasını izliyordu. Sonra maaile evin içinden ikinci kata çıkan ahşap merdivenle odalarına çıktı. Ailesi Memduh’un orada olduğunu nereden tahmin etti diye düşünüyorsanız, sizin o ‘en asil duyguları’ henüz tatmadığınız aşikar.

Saatler saatleri kovaladı. Evin içinde cin gibi sekerek, tavşan gibi koşarak mutlu vakitler geçirdiler.

Memduh gece yürüyüşüne çıkmak istediğini söyledi. Kapıda bir Parliament sigarası yaktı ve dışarı çıktı. Gözü aniden paspasa takıldı. Bir kırmızı gül gördü… “Bir imzayla bitmez bizim aşkımız, durdur bu nikahı nikah memuru.”

By Hucum Press | Ocak 29, 2008 - 7:33 am - Posted in Sex and The City

istiklal.JPG

yazı: mıknatıslı sabunluk
fotoğraf: ali güler

İstiklal caddesi. Pazar akşamı. Yağmurlu bir akşam. Kalabalık değil. Hızlı hızlı yürümeliyim. Çünkü birazdan tünel son seferini yapacak. Botlarımın altı böyle ıslak zeminlerde kayıyor. Hızlanamıyorum bir türlü. Galata’dan aşağıya inmem de kayıp düşmemle sonuçlanabilir.

Son anda yetişiyorum tünele. Ayakta yolcu yok. Sağ çaprazımda yüzünü göremediğim pembe bereli bir kadın. Beresi dikkat çekici. Ayakkabıları topuksuz. Kot pantolon giymiş.

Karaköy’deyiz. Kadın hızla iniyor. Saat 19:55. 5 dakika sonra vapur kalkacak. Hızlı yürümeliyim. Altgeçide giriyoruz. Kadın hızlı. Ben arkasındayım. Zemin mermer, düşmemek için kendimi zorluyorum. Düşsem rahatlayacağım. Merdivenlerden çıkması daha kolay.

Altgeçidin çıkışında, iskeleye giden sokakların başında üç genç. Ellerinde bira. Bir tenekenin içinde ateş yakmışlar. Yüksek sesle konuşuyorlar. Kadın sağ tarafa dönüyor. Ben sola. Ayakkabılarım artık kaymıyor. Zemin Arnavut kaldırımı. İskeleye giriyorum, son anda kapıdan içeri kendimi atıyorum. İskeleler alınıyor arkamdan. Üst kata çıkıyorum. Pembe bereli kadın kapının önünde, görevliyle konuşuyor. Vapura yetişemedi.

Vapurun sigara içilebilen kıç tarafındayım. Kapı açıldığında koluma çarpıyor. Korkulukların yanında dört kişi oturuyor. Üç erkek bir kadın ya da bir çift iki erkek. Erkeklerden biri telefonla konuşuyor. Çift “Sosyalist Demokrasi” gazetesi, okuyor. Diğer erkek kafasını hafif sarkıtmış denize bakıyor. Ben kahvemi karıştırıyorum. Yanım boş, kahvemi birazdan oraya koyup kitabımı çıkaracağım.

Erkek telefonu kapıyor. “Çay içelim mi” diyor. İki erkek kalkıyorlar. Kadın gazeteyi indiriyor. Erkeği öpüyor. Erkek şaşırıyor. Gülüyorlar. Bir kez daha ama bu sefer daha yavaşça öpüşüyorlar. Gülüşüyorlar. Kapı açılıyor. Kadın gazeteyi kaldırıyor. Gelen çaycı. “Var mı çay isteyen” arkalarında iki erkek. Bize dört tane.

“Oturuyor ve bir şairi okuyorum. Salonda pek çok insan var, ama farkına varılmıyor. Kitapların içindedirler. Bazen uyuyan ve iki rüya arasında sağından soluna dönen kimseler gibi, yapraklar arasında kımıldıyorlar. …. Oturuyorum ve bir şairim var. Ne talih! Salonda belki üç yüz kişi okuyor şimdi; ama ayrı ayrı her birinin bir şairi olması olanaksız. (Tanrı bilir neleri var onların) Yoktur üç yüz şair. Ama bak ne talih, ben bu okuyanların belki en hakiriyim, bir yabancıyım ben: Bir şairim var. Gerçi yoksulum. Gerçi her gün giydiğim elbise yer yer eskimeye başlamış. Gerçi ayakkabılarımda şu ya da bu kusur bulunabilir. Doğru yakam temizdir, çamaşırlarımda öyle ve bu halimle büyük bulvarlardan birinde istediğim pastaneye gidebilirim ve rahat rahat, elimi bir pasta tabağına uzatır, bir şey alabilirim.”[1]

Vapur iskeleye yanaşıyor. Dört gençten önce kalkıyorum. Onlardan önce vapurdan inip yavaş yavaş evime doğru yürüyorum. Karnım aç. Hafif bir şeyler yemeliyim. Sözüm ona 10 gündür diet yapıyorum.Aslında kaşarlı sucuklu pide de fena olmazdı.

Büyük bir ihtimalle Samsunlu bu pideciler. Pideleri bol malzemeli. Sadece fırınları küçük olduğu için servisleri biraz yavaş. Ama her zaman okuyacak bir dergi ya da gazete oluyor dükkanlarında. Hatta masanın biri dergi ve gazetelerle kaplı oluyor çoğu zaman. Hepi topu sekiz masaları var ama biri gazete dergi masası. Muhtemelen servislerinin geç olduğunu onlar da fark etmişler ve böyle bir çözüm bulmuşlar. Benim için harikulade bir çözüm. Zira yemek yerken gazete okumaya bayılıyorum. Duvarlarında bir fotoğraf. Koreli bir grup turistle fırının önünde çekilmiş. Koreli turist oldukları, fotoğrafın altında belirtilmiş. “En güzel pideler burada yazıyor”, yazmayı yeni öğrenmiş bir çocuğun el yazısıyla. Kapı açılıyor. Orta boylu bir erkek elinde kaskıyla içeriye giriyor. Üstünde fosforlu bir mont var. “Pardon bir şey sorabilir miyim? Mühürdar sokak nerede?” Garsonlardan biri anlatıyor. Çocuk Domino’s Pizza’dan geliyor. Siparişini teslim edecek ve sokağı bilmiyor. Bizim pideci de anlatıyor.

Ev. Yağmur yağarken odamın önündeki bahçe ayrı bir güzelliğe bürünüyor. Biraz bilgisayarda oyalanıyorum. Birazdan film izleyeceğim.

“Şiir onu yazana değil, ihtiyacı olana aittir” diyor Mario, Neruda’ya. Bu filmin efsane repliğidir bu da. Biraz sonra başka bir sahne. Rahip, Mario ve sevgilisine Neruda’nın nikah şahidi olamayacağını, çünkü ateist olduğunu söylüyor. Mario ise Neruda’nın Katolik olduğunu. Arkadan Neruda görünüyor. Kilisede, dua ediyor. Rahip şaşkın, Mario ve Beatrice şaşkın bir şekilde mutlu. İkisinin de bir şairi var.

İnsanlar nefret ediyor gibiydiler
Birbirleriyle.
Yine de aynı gece
Birbirlerinin üzerlerini
Örtüyorlardı.
Bizi uyandıran
Tek ışık
Dünyanın ışığıydı bu!
Evlerine girdim,
Yemek yiyorlardı masalarında;
Fabrikadan çıkmıştılar,
Gülüşüp ya da ağlaşıyorlardı.
Ve de
Hepsi birbirine benziyordu.
Ve hepsi de
Gözlerini ışığa çeviriyorlardı
Yollarını arıyordu hepsi de.[2]



[1] “Malte Laurids Brigge’nin Notları” Rainer Maria RILKE

[2] “Asma Çubuğu ve Rüzgar” Pablo Neruda’

By Hucum Press | Ocak 28, 2008 - 9:42 am - Posted in Pulp Fiction

seyahat_sanati.jpg
yazan: hücumpress

Çantamda bir kitap vardı. Trene biner binmez açıp okumaya hevesliydim. Hatta notlar çıkarmak için cebimde kalemim yoktu. Büfedeki sarı-lacivert tükenmez kalemlerden aldım, defterin ciltli sayfasına notlar çıkardım.

Alain de Botton’un cümlelerine karıştım. Diyordu ki yazar; “Nihayet tren hareket eder. Demir bir köprüden geçer, sonra nedense durur. Pencereye bir sinek konar. İşte ‘gündüzü delip geçerek seyahat etti’ tasvir cümlesinin kapsadığı olaylar aslında bunlardır.”

Kafamı kaldırıp camdan dışarı baktığımda Adapazarı’na yaklaşmış olduğumu gördüm, kafamı kaldırıp mutlu olup olmadığımı düşünüyordum. Kitabın arasında pembeli morlu bir ayraç buluyorum ve “mutluluğun bizim beklentilerimizdeki gibi kesintisiz ve uzun süren bir memnuniyet duygusu olmadığını” lâkin o kesik kesik hissedilen şeyin şuursuz bir masala nasıl dönüşüverebildiğini anladım.

Sonra “Hadi bir fıkra anlat” dediğin anda geçirdiğim felci hatırlıyorum. Gülümsüyorum. Harekete geçtiğimi fark ettiğini anlıyorum ya da öyle anlamak istiyorum. Yollar gönüle, ben yollara düşüyorum, fark ediyorum.

“Doğaya tıpa tıp uyan, amma da yalan olan” resimlerden çizmediğini biliyorum. “Koskoca doğayı küçücük bir resme” sığdırmaya kalkışmadığını, Hacı gibi kazınarak resim olduğumu görüyorum. “Ressamın doğada görüp sevdiğini” çizmiş olduğunu düşlüyorum. Bir kesik ve uzun sürmeyen mutluluk adacığına düşüyorum. Kahvemden bir yudum alıp, yollara bakıyorum.

By Hucum Press | Ocak 27, 2008 - 12:32 am - Posted in Dark Side Of The Moon

guvercin.jpg

yazan: fer

Metronun gelişini haber veren müziğe sövüyordu adam. Hiç tanımadığı, Şişli yönünün neresi olduğunu kendisine soran iki kadına… Sonra “biz de ‘oraya’ gidiyoruz dedi. “Yazık, adamı öldürdüler. Gitti işte! Yok şimdi!” diye ekledi.

Acelem var. Yetişmek istiyorum. Tam zamanında orada olamasam bile bir yerlerden yakalamalıyım! Levent yönüne giden metro geldi. Bekliyoruz. Bu bekleyiş içinde, aynı yöne giden insanlarla “biz” oluverdik! O kadar meyilliyim ki bunu yaşayıp hissetmeye, yalnız olmak istemiyorum. O an, hepimiz birbirimize sarılıp ağlayalım istiyorum mesela. Öyle biz! Zannediyorum ki bir metro durağı dolusu insan, gelecek olan bir metro dolusu insana eklenecek ve birlikte aynı yöne gideceğiz! Aynı durakta ineceğiz! Derken, Levent yönüne bir metro daha! Zaten alınganım, belediyeye kıllanıyorum. “Pezevenkeler! Bu yöne olan seferleri seyreltmişler. Geç kalalım, hatta gidemeyelim diye!” Biz.

Çok kalabalıktı metro. Umudum da tazeydi henüz. Aklıma durakta kadınlarla konuşan adam geldi. “Aynı vagonda mıyız, keşke beraber çıksak metrodan yukarıya” diye düşünmeye başladım… Bir birlikte olma zaafı. Kendime şaşıyordum. Öyle kalabalıktı ki vagonlar, “tek vücut” gidiyorduk. Ben hala duraktaki gazla incelemeye çalıştım yakın mesafedekileri. Gittikçe yabancılaşıyorum: “Şu kadın Cevahir’e gidiyor belli” diyorum. “Şu kız da Taksim’de arkadaşlarıyla buluşacak, belki şuradaki uzun saçlı çocuk?..”. İşte ilk durağa geldik. Sıra sıra bir dünya insan. Aynı vagonlara sığmamız mümkün değil. Bir bakıyorum herkes iniyor. Herkes biniyor. Yolcuların inişiyle iyice azalan umudum yok olacakken yeni binenlere yükleniyor. Aslında artık farkındayım. İyimserlik boktan bir şey. Bu ülkede. İniyorum Osmanbey durağında. Ben.

Tek başıma çıkıyorum merdivenlerden.  Sesler geliyor kulağıma. Nabzım hızlanıyor. Biz oradayız. ‘Yukarıdakiler’e ve aşağıdakilere rağmen.

Şimdiden önümüzdeki senenin kaygısı alıyor beni. Giderek azalır mıyız, giderek çoğalır mıyız? Artık biliyorum; umut boktan bir şey. Bu ülkede.