By Hucum Press | Şubat 28, 2008 - 5:50 pm - Posted in Any Given Sunday

defenders.jpg

yazan: outdoorminer

defansta iyi bir ikili oluşturalım sevgilim
ofsaytları bozmadan rakip forvetleri ürkütelim
kıskanılsın seninle beraber yakaladığımız başarı
rakip forvetler kafa göz dinlemeden çıkarsa hava toplarına.
yılmam sevgilim, sırf senin biraz rahatlaman için
iki adamı birden marke ederim
oyundan düştüğünde hemen kademeye girerim
tehlikeli bir noktada hata yaptığında hemen telafi ederim
beraber uyum içersinde oynayarak bütün takıma güven verelim
defansta iyi bir ikili oluşturabiliriz sevgilim

By Hucum Press | Şubat 27, 2008 - 1:33 am - Posted in Pulp Fiction

spinoza.jpg

yazan: kiraz dostum 

Hayatında ilk defa işe yarar bir iş yapmak istemişti, kitapçıya gidip Spinoza’yla ilgili ne kadar kitap varsa aldı. Ona göre hayat; içinden çıkılması, anlaşılması zor bir bulmacaydı. Oysa Spinoza her şeyi ne basit anlatmıştı. Adeta onunla alay edercesine basit, ona nanik yaparcasına basit.

Spinoza’nın onunla alay ettiğini fark ettiği kötü dakikaları saymazsak okudukça Spinoza oluyor, hafifliyor, mutlu oluyordu. Okudukça, kendisi olmadıkça rahatlıyor, Spinozaymışçasına gülümsüyordu. Hafifçe, zarifçe, basitçe. Okumayı bırakınca, yeniden kendi olunca, tadı kaçıyordu.

“Neden bu kadar aptalım?” dedi.

Neden her şeyi anlamaya çalıştıkça dibe batıyordu, anlamaya çalışmak aptallık mıydı? Yoksa anlamaya çalışmayı bilmeyecek kadar mı aptaldı? O kadar aptal olamazdı. Eğer o kadar aptalsa tüm bunları nasıl düşünebildiğini düşündü.

Yoksa sandığının aksine aptallar da düşünebilir miydi? Aptallar da düşünebiliyorsa aptal olmak o kadar da berbat bir şey olmamalıydı çünkü düşünmek iyi bir şeydi, en azından öyle olmalıydı.

Madem yine düşünmeye başlamıştı ve madem aptal olduğunu kabul etmesine ramak kalmıştı düşünmeye devam etti.

“Acaba düşünmeyi mi bilmiyorum?”

Bu soru onu tedirgin etti çünkü cevabı hemen geldi aklına ve geldiği gibi de yok etti o dört harfi. Lanet cevabın aklına gelmesiyle gitmesi bir olmasına rağmen izi kaldı ve etkisi hâlâ üzerindeydi. “E-V-E-T”

Bu cevabı çarçabuk akıllıca değiştirmeli, yerine başka bir şey bulmalıydı. Hemen! Yoksa evet cevabı onu “APTAL” olmaktan uzaklaştıracak, sadece düşünmeyi bilmeyen biri yapacaktı. Bu, cehennemdi. Oysa o ilk defa işe yarar bir iş yapmış, üstelik bir sonuç elde etmişti. Açık, net, kocaman bir sonuç: Aptal olduğu sonucu.

Üstelik bu sonuçla barışmak üzereydi, çok az kalmıştı. Henüz kabul ettiği söylenemezdi. Bu sonucu tamamen, kesinkez kabul etmiş olsaydı kim bilir neler yapardı? Bir Aptallar Kulübü ya da Derneği falan kurup Pacman turnuvası bile düzenleyebilirdi. Derken kulüp gittikçe popüler olur, her geçen gün üyeleri artar, yeni oyunlar, yeni turnuvalar yapılır, sponsorlar bulunur, çöpe atılan eski bilgisayarlarla donatılan dev salonlarda dünyaca ünlü turnuvalar düzenlerlerdi. O da hayatı boyunca başına gelen en güzel sonucu yaşamış olur, Aptallar Kulübü’nün atari oyunları turnuvaları sayesinde dünyayı gezerdi. Süper!

Artık çok geçti. Cevap cevaptı ve dört harfliydi ve bazı soruların cevapları tekti.

İşte bu onlardandı. E-veeet! Düşünmeyi bilmiyorsun, yani aptal değilsin!

“Peki neyim?”

İşte yeni soru, o can sıkıcı kabus. Zaten süreç hep zor bir soruyla başlardı. Bir öncekinde tüm bunları düşünmemiş, vakit kaybetmeden Spinoza okumaya geri dönmüştü.

Oysa şimdi bir şey yapmak istiyordu, ilk defa gerçekten bir şey yapmak istiyordu. Engelleyemediği bir şekilde ikinci soru debelendi zihninde: NE?

Spinoza gibi basit düşünmeye çalışmaya karar verdi. Bu bile iyi bir başlangıçtı.

1. O bir insandı.

2. Bütün duyuları bildiği kadarıyla çalışıyordu.

3. Annesiyle babası, o çok küçükken bir şekilde ölmüştü. -Yalnız olmasına rağmen eliyle ağzını kapatarak güldü-

Beş yaşındaydı, bahardı, köyde kış için çalı çırpı toplanıyordu. Annesiyle babası sırtlarındaki çalı yığınlarıyla önden ağır ağır ilerliyordu, o da arkalarından.. Yamacından geçtikleri tepecikteki yoldan sırtı yük dolu bir eşek ve sahibi, annesiyle babasının üzerine düşmüştü. İkisi de oracıkta ölmüş, eşek ve sahibi ise sakat kalmıştı.

Ailesine dair hatırladığı tek anı buydu ve bunu anlatırken güldüğünü görenler uzun süre donmuş halde suratına bakardı. O da yapay bir öksürükle boğazını temizler ve dışlanmamak için ciddileşirdi.

Dışlanmak en iyi tanıdığı kavramdı. O, “olur olmaz yere gülen”di ve bu yüzden “gülünen”. İşte tam o an bir şeyi fark etti. Ona hep aptal olduğunu düşündürten buydu. Hayatı boyunca ciddi olamamış bir maymun, ailesinin ölümüne bile gülen gaddar bir deli, saygıyı hak etmeyen alelade biriydi.

Naniiiik!

Sorunun cevabını kolayca buldu. Üstelik fazla düşünmeden. Cevap ağzından çıkan bir sözcük değildi, çok daha basitti. Bir eylemdi cevap, basit bir eylem.

Güldü, güldü, güldü.

By Hucum Press | Şubat 26, 2008 - 12:57 pm - Posted in Sex and The City

maslak2.jpg

yazan: hücumpress

sweet dreams are made of this
who am i to disagree?
travel the world and the seven seas
everybody’s looking for something
some of them want to use you
some of them want to get used by you
some of them want to abuse you
some of them want to be abused

i’m gonna use you and abuse you
i’m gonna know what’s inside
gonna use you and abuse you
i’m gonna know what’s inside you”

Salih benim üniversite zamanlarından arkadaşımdı. Dünyayı anlamaya çalışıp, hayat üzerine kafa yorduğumuz, güzel zamanlar geçirdiğimiz, normal olanın yeniden tanımlanmasını düşündüğümüz, dışlanmışları, ahlâklaştırılmışları konuştuğumuz üç beş insandan bir tanesiydi. Şimdilerde Maslak zirvelerinde kendisi. ‘Kendisiyle’ görüşmeyeli baya bir zaman oldu.

Hayat herkese olduğu gibi Salih’e de ağır ve zorlu şartlar sunuyordu. Dolayısıyla onun için paranın pulun, malın mülkün kıymeti yoktu. Bir aile sevgisi, bir de Fenerbahçe sevgisi vardı.

Sonra ailesinin en parlak erkek çocuğu olarak kendi kanatlarıyla uçmaya karar verdi. Kısa bir süreliğine yurt dışına gittikten sonra, ülkeye ve İstanbul’a geri döndü. İstanbul’da yeni bir hayat kurmanın zorluklarının üstesinden yine o üç beş kişinin gönülden dostluklarıyla geldi.

İletişim sektörünün çeşitli noktalarında gecesi gündüzüne karışır vaziyette çalışıp hayata küstü önce. Çok sevdiği sinemanın yerini cnbc dizileri aldı. Kitap okuma alışkanlığı yerini, sabah vapurunda Fanatik Gazetesi’nin sarı laciverte boyanmış sayfalarına bakma eylemine bıraktı. Zaman içinde ülkenin önemli reklam ajansalarından birinde, iyi bir maaşla çalışma fırsatı buldu. Çok sevinmiştik, artık maddi sıkıntı yaşamasın istiyorduk. Ama kazın ayağı Maslak taraflarında pek öyle değildi.

Her reklam ajansı çalışanının olduğu gibi dünyanın en zor işleri Salih’e yüklenmeye başlamıştı. “Artık O da, diğerleri gibi” ajans teraslarından İstanbul’u dinliyordu. Evet, ne yazık ki gözleri kapalıydı.

Evinden, yakınlarından, akrabalarından sıkılmış bir hali vardı. Sanki herkes ve her şey onu engelliyor, ona yapmak istediklerini yaptırmıyorlardı. Hayat hep Salih’e ters gelişmeler getiriyordu. Oysa iş hayatındaki önlenemez yükselişi sürüyordu ve kimse onu anlamıyordu. Elinden büyük bütçeler geçiyor, önemli kararlar veriyordu.

Ama mutsuzluk…

Sonra da bir takım plaza alışkanlıkları Salih’in karakterinin üzerinde, deri üzerinde çıkan kırmızı alerji noktaları gibi belirmeye başladı. Arkadaşlarının hakkında magazinel tahminlerde bulunup, bunun onlara zarar verip vermeyeğini aklından bile geçirmeyecek kadar sarhoşlaşmış bir bilinç tarafından yönetilen bir akıl, sanki bir tümör gibi beynine yerleşmişti. Plaza alışkanlıkları artık ‘derinin altında ve derindeydi’.

Artık sinema onun için üniversite yıllarında izlediği filmlere, entel soslu yorumlar yaparak etrafındaki kadınlara hava atma vesilesi haline gelmişti. Eskisi gibi cebindeki parayı ortadan ikiye bölüp paylaşma alışkanlığı da kalmamıştı. Bir selam, bir hatır sormak yok ama eski dostlarına iş gördürmek vardı artık.

Sokağa da fazla çıkmıyordu. Oysa sokağın dilini pek sevdiğini anlatırdı meyhane gecelerinde. 10 saati çalışarak, üç saati yolda geçerek ulaştığı kiralık evi en büyük servetiydi. Uykudan önce üç sigara içip bir de Discovery belgeseli izlediği zaman yarına hazır halde uykusuna geçebilirdi.

Dostlarının ne konuştuğu, ne düşündüğü, sevgilisinin ondan ne beklediği umrunda olmadığı gibi, hayata dair heyecanları kolpacı akşam misafirliklerine ortam mezesi olmaktan başka hiçbir işe yaramıyordu artık.

Vefa, kişisel ahlâk, özgünlük, bağımsızlık, hür irade, özgürleşim, kişisel tarih yazımı ve tabii öğrenciliğinde dilinden düşürmediği “Sevme biçimleri” ifadesi, aynı diploması gibi çerçevelenmiş bir şekilde oturma odasının arka duvarına yerleşmişti. O orada durduğuna göre ne sevmeye ne de özgün bir biçime ihtiyacı kalmıştı.

Severdik rahmetliyi. Maslak’a gömdük, gitti… 31 yaşındaydı, manidar bir ölüm oldu…

By Hucum Press | - 2:27 am - Posted in Dark Side Of The Moon

sinifbos1.jpg

yazan: hücumpress

Dünyayı öğrenmeye başladığınız, nesneleri henüz yeni yeni tanıdığınız, anne-babanın sosyal rollerinin ne olduğunu taze öğrendiğiniz bir dönemde sizi içeri aldılar. Nereye mi? Millî Eğitim Bakanlığı bünyesine.

Henüz birinci sınıfın birinci gününde size önce adınızı-soyadınızı, arkasından babanızın (annenizin değil) mesleğini sordular. Sosyal kabul görmeyen mesleklerden çocukların ebeveynleriyle alay ettiler. Sonra türlü sınavlar ve muhafazakar öğretiyle beyinlerinizi bulandırıp ‘iyi bir iş, iyi bir eş, güzel bir ev, son model bir otomobil, yazları her şey dahil tatiller’ ve daha bir sürü şey sahibi olmadan işe yaramaz insanlar olacağınızı sizlere anlattılar.

Sizler de sordunuz, araştırdınız ve öğrendiniz. Tüm bunları elde edebilmek için ‘muteber’ bir üniversitenin mezunu olmanız gerektiğini fark ettiniz. Bu durumu gidip annenize, o da dönüp babanıza anlattı. Dershaneye gitmek zorundaydınız. Deneme sınavları vasıtasıyla özgüveninizle alay ettiler. Ahmak olduğunuzu düşündünüz zaman zaman. Özel ders almak mecburiyetini hissettiniz. Anne ve babanızın ne tür borçlara girerek sizlere bu olanakları sağladığını fark edemeden ya da bu imkânlar size hiç sağlanamadan, sahip olmanız gerekenlere ulaşabilmek için insanüstü ve insana dair olmayan bir çaba gösterdiniz.

Bir şekilde ülkedeki milyonlarca insanın elde edemediği bir şeyi elde ettiniz ve üniversiteyi kazandınız. İngiltere ya da A.B.D. pasaportlu, kasaptan, bakkaldan bozma İngilizce okutmanlarından global dili öğrendiniz. Devletin bir türlü zamanında ödemediği ‘Başbakanlık Bursu’yla ya da mezuniyetinizden sonra burnunuzdan fitil fitil gelecek olan öğrenim kredileriyle, kredi kartı borçlarıyla eğitim hayatınızı sürdürdünüz. Devletin ‘menapoz teyzeleri’ istihdam etmek için açtığı yurt müdiresi kadrolarının, gencecik, umut dolu kadınları cendereye aldığı, reislerin, ağabeylerin kontrolü altındaki genç erkekleri ‘sözde modern Türkiye tasarıları’ altında ezik büzük insanlar haline getiren barınma şartlarında piç ettikten sonra, bu gençlerden medet umanların son hamlesini açıklıyoruz: Ücrete tabi akademik eğitim.

Bu kadar derdi tasayı çektiğiniz ‘akademik’ ortamda, anasının babasının ‘yeri belli olsun’ diye torpille işe soktuğu araştırma görevlilerinden beklentiniz soru sorma hakkı, eleştirel düşünme becerisi gibi şeylerse, okey masasına oturup taş çekerek çifte dönmenizi tavsiye ediyoruz. Her sorunuza “böyle felsefik soruların yeri bu sınıflar değil” yanıtını alacaksınız. Sonra okulun karşısındaki fotokopiciden geçen yılın sorularını almaya alışacaksınız. Daha sonra yerinize imza atacak birilerini bulacaksınız. Elinize verilen bir kağıt parçasıyla ki; adına diploma diyorlar, staj ayarlamaya çalışacaksınız. Sekiz ay süren staj sürenizin ardından aylık 500 YTL maaş, artı ‘muteber’ bir kartvizit verecekler.

Eğer bu saate kadar sinir krizinden ölmedilerse anneniz ve babanıza ilk maaşınızla ‘bir lokma, bir hırka’ alacaksınız. Size en başta öğretilen mutlu hayat meselesi mi? Onu kartvizitlerinizden zıvanasını yaptığınız sigaranın dumanıyla üfleyeceksiniz.

İşte sizlerden “Ezberleri bozmanızı” isteyen akademisyen, eski milletvekili adayı Baskın Oran bu nedenle üniversite eğitimi için para istiyor. Her şeyinizi verdiniz, bunun parasını da verin. Bu parayı nereden mi çıkarırım diyorsunuz? Tabii ki mabad-ı şahanenizden efendim.

By Hucum Press | Şubat 24, 2008 - 7:24 pm - Posted in Any Given Sunday

73950582.jpg
şair: outdoorminer

İşte sensiz bir güne daha merhaba diyorum.
Arkasında Aurelio’nun yokluğunu hisseden Alex gibiyim sensiz,
Tadı yok sensiz ekmeğin, suyun.
Bomboş ceza sahasına orta kesen Ryan Giggs gibiyim
Yatağımda senin kokun ve baş ucunda resmimiz.
Cezamız nedeniyle boş tribünlere oynuyor gibiyim
Sensiz kalktım yataktan sevgilim
Takım arkadaşlarının desteğini alamayan yabancı bir oyuncu gibiyim
Ama bitsin artık cezamız sevgilim, dön artık bana
yine dolsun tribünlerimiz, gişe gelirimizle geçiniriz pekala
sezon başı isviçre kampına katılsak, hazırlık maçlarımızı yapsak.
Yine denesek ve hazırlık maçlarımızın sonucunda değerlendirsek herşeyi
Olmazsa yollarımızı resmen ayırsak, çift taraflı feshetsek kontratımızı.

Yeter ki sezon sonu dön aşkım.
Eminim iyi bir hazırlık kampıyla,
Bu ilişkiden tam randıman alırız
Hatta, yeterince çabalarsak
Şampiyonlar Ligi’ne bile kalırız