By Hucum Press | Şubat 23, 2008 - 12:17 pm - Posted in Dark Side Of The Moon

2820d26abb56c400e0bf7b3987a88fff.jpg

yazan: nadas
fotoğraf: pelin üstünkaya

dünya henüz zamanın oyuncağı değilken yaratılan ve başkalaşan bir mezarlık düşlemek. gecenin içinde. kağıtların bedenin örtüsü olduğu aslında bedeni örterek tamamladığı bir zamanı hayal etmek. sebepsizlik. sessiz bir gölge gibi geçip gitmek dünyadan. uzağa bakmak. sabahın gelmesini beklemek. ışıkların dünyanın son sığınağı olması ve zamanın geçtiğini gözün hafızasında ağır ağır duymak. ekmek kokusu ve ezan sesiyle yeni gelen günün gerçekten geldiğini duymak. yaşadığını ölümün kalbiyle atarak anlamak. aslında artık anlamın dağılmış tortulara ya da donmuş buzlara benzediği bir gölgeye saklanmak.

dualarla ve kelimelerle uyutulmuş biri olduğunu hatırlamak. zamanın eksik tohumlarına ve savrulmuş toprağın kırmızı sertliğine bir yer aramak. mekanın artık imkansızlaşması.

anıların fotoğraflarla döküldüğü beden belki de modern zamanın ruhudur. her şeyin bölündüğü ve bu bölünmede kaybolan özdeşliğin artık bir bütün olmanın imkansızlığını çağıran seslerle kaplıyken. reçetelerle çare arayan bir dünyanın çilesi mi demeli? felsefenin bir zaman yokluğuna dönüşmesi. belki de her şeyin içine sızarak yok olması. garip bir oyun bu. yazının bittiği bir yerde yazmaya çalışmak. sanki.

ölümün başladığı yerde yazarak var olmak. auchwitz’den sonra şiir yazmak. belleğimize kendi tarihimizden hangi anıyı seçsek arkasından şiir yazmanın barbarlık olduğu. Şimdi. hepimiz barbarız nihayetinde rahat olalım. şşşşş demek.

utanç sadece. kirlenmek ve kirletmek. kullanmak ya da. her şeyin dilini işgal etmiş bir reklam makinesinden kaçamamak. ne desek sonunda kendimizden bahsediyoruz. ne kadar konuşsak daha çok susmuş gibi hissediyoruz. ölüler var her yerde. işçi ölüleri. yoksul bedenlerin kanlarının üzerinde sallanan bir gemideyiz .hep.

hiç bir cümle bitmeden yazabilmenin bir yolu olmalı. tamamlanmamış ve anlamın uzağında oyalanarak yazılmış şeylerle tarihten kaçmanın yolu olmalı. yapıyorum güzelce. hakkımı teslim etmeliyim. zamanda yaşıyorum. ölümden bir kuş düşünerek,geceyi severek cesetler çiğniyorum.

haklı olmak bu cehennemde. ne anlamı var? bir gemi direğinde gencecik bir adam saatlerce asılı kalmışken ve olan biten bu cehennemin çığlığından başka sese izin vermezken inat etmek neden?unutarak yaşamak şimdinin imkanı için. dünyanın haberi çabuk yayıldığından beri aslında her gün cenaze evleriyle iç içe yaşıyoruz. alıştık. radyonun sesini kısmıyoruz. bir köyün zamanında ölümün nasıl yaşandığını düşünerek farkın anlamını düşünüyorum. her şey için bir kaç kelime yeter aslında. hız…unutmak…alışmak…aynı… boşver…vs…

hızla uyum sağlamak. hızla bir durumdan diğerine geçmek açıklayabilir yazgımızı. sonsuz değil çürümek. ahlakla kapanmayacak bir boşluk var hayatta. kendi hayatımızın ipine tutunarak geçemeyecek bir ömür var ve kendi hayatımızın ipine tutunmadan yaşamanın imkansız olduğu bir tarih…

By Hucum Press | Şubat 22, 2008 - 2:53 pm - Posted in Sex and The City

yuzeysel.JPG

yazan: malena

Bedenlerimizi paylaşmak kolay, asıl zor olan hayatlarımızı paylaşmak. Ne bilge ama ne de doğru bir laf. Sanırım son okuduğum kitaptan aklımda kaldı. Ben kendi kendime keşfetmiş olsaydım eğer, heralde pek çok şeyin de üstesinden gelmiş olurdum bu vakte kadar.

Bedenleri paylaşmak kolay, tüm hayvanlar aleminde de öyle görünüyor. Yok yok, doğa, hayvanlar alemi uzmanı falan değilim, iki kedi yetiştirdim de oradan şahit oldum. Ama tabi insanın böyle bir deneyimden sonra farkındalığı artıyor ve istemsiz olarak gözlemleri devam ediyor. Yani bana öyle oldu. Üstelik yeterli ve kaliteli gıda buldukları zaman, beklenen yaşlarından çok önce, aynen insanlar gibi, zihinsel olgunluğa erişmeden evvel, cinsel yeteneklere sahip oluyorlar.

Gerçi ilk kedimin hakkını yemeyim burada. Bedenleri de paylaşmanın ne kadar zor olduğunu gösterdi bana. Hem iç güdüsel olarak kıvrım kıvrım kıvranırdı, ama hiç bir erkek kediyi de yanına yaklaştırmaz, pata küte döverdi. Ne ilahi bir çelişki. Ama bilemem tabi, belki de kafaca anlaşamadığı, hayatını paylaşamadığı için bedenini de paylaşamıyor, pençelerinden nasipsiz bırakmıyordu hiç birini. Bunlara şahit oldukça içim parçalanırdı. Ameliyat ettirmeye de kıyamadığım bu gayet hoş kedim, kendini vahşi doğaya salıp izini kaybettirmeden önce de hiç bir erkeği yanına yaklaştırmadı.

Dağıttım konuyu, toparlıyorum tekrar, neydi asıl mesele, zihinsel olgunluğa eremeden, cinsel yeterliliğe sahip olmak. Bu bir lanetlilik hali mi, doğanın gereği mi? Sanırım filozoflar, tıp bilimi, dinler vs. bunu çoktan açıklayıp rafa kaldırmıştır, ben burada nal topluyorum.

“Madem maillerine bakacaktın, neden televizyonu kapattın, film izleyeceğiz diye” patladı sesi kulağımın dibinde. “Tamam ben vazgeçtim film izlemekten o halde” diye, yerinden fırlayarak kararlı bir şekilde devam etti. Halbuki eve gelmeden önce karar vermiştik, Jim Jarmush’un Night on Earth’ünü izlemeye, herşey planlanmıştı, güzel bir Cumartesi akşamı için.

Kimdi bu yabancı şimdi, nereden çıkmıştı böyle alı al, mor mor, sinir krizi geçirmenin eşiğindeki? Bu ilgi kayması nasıl onu bu hale getirmişti? Ne yapmıştım ben şimdi, akşamı berbat edecek? Daha iki gün önce, sevgililer gününde, benim ona almayı sadece düşünüp ama okumaktan fazla hoşlanmadığı için vazgeçtiğim ve hiç de bahsetmediğim kitabı alıp hediye etmişti bana. Andre Gorz’un Son Mektubu’nu alıp getirerek kalbimi elinde tutmuş olan bu yabancı kimdi şimdi?

By Hucum Press | Şubat 21, 2008 - 6:43 pm - Posted in Dark Side Of The Moon

fetus12.jpg

basın bülteni: hücumpress
görsel: barbar

İşte Joshstories’den dini bütün kardeşlerimize dev hizmet: Feto hocaefendi hazretlerinin gaza gelip ağlarken döktüğü göz yaşlarını bitti mi sandınız? Hayır! O yaşları biz depoladık, şişeledik, su-tuz dengesi bozulmasın deyu buzdolaplarında sakladık. Eğer bir vaazına yetişemediyseniz ki; kendisi vatan toprağı Utah’da yaşadığı için canlı performansını izleme şansına her kulu nasip olamadığından, yanında bir de vaaz kaseti hediye ediyoruz. Lütfen korsan MP3′lerinden kaçının.

Gözyaşlarının kullanımı da düşündüğünüzden kolay. Yukarıdaki fotoğrafta görmüş olduğunuz gözyaşı şişesinin, fışkırtıcı kısmını ağzınıza dayadıktan sonra aşağıdaki pompadan Feto’nun gözyaşlarını pompalıyorsunuz. Siz pompikledikçe ağzınız gözyaşı, ruhunuz huşû ile dolacak. Fetuşumun gözyaşlarının hediyesi 50 $. Yerseniz.


By Hucum Press | - 11:56 am - Posted in Any Given Sunday

fbrh.jpg

yazan: hücumpress

Tribünde açılan bir pankart vardı. Zirveye tırmanan bir kanarya ilüstrasyonuydu. Sonra stat skorbordunda tüm Şampiyonlar Ligi maçları anons edildi. Fenerbahçe ve Sevilla’nın Şampiyonlar Ligi pankartları taşındı, ortada Moscova 2008 yazıyordu. Fenerbahçe üç defa öne geçti. Ve yine kendi seyircisi önünde, bir Avrupa takımının daha hevesini kursağında bıraktı.

Kadıköy’de güneş kendini sabah göstermeye başladı. Güneş, ‘Körler Ülkesi’nin zeminini buza emanet etmemeye karar verdi. Bahariye’de yürürken boynumdaki atkıyı gören bir teyze omzumu dürtüp “Hepimize iyi şanslar” dedi. Acıbadem taraflarında güzel bir köfte yedik, köfteci Fenerli bir abimizdi. Köfteler gelince “Kaç senedir bugünü bekliyoruz, neden olmasın” dedi.

Ankara’dan bir çocukluk arkadaşım ve elimizde büyüyen kardeşi geldi. Tribünde kalfa y’yle de buluştuk. Eski dostlar, yeni gençler tribündeydi. Ortayaş barajına yaklaşan bizler, çocukken Cannes, Sigma Olomouc gibi, ilerleyen yıllarda MTK gibi Avrupa rezaletleriyle başbaşa kalan bizler, çarşamba gece, karın kalktığı zeminde, iklimin ılımanlığa yüz tuttuğu bir gecede buluştuk. Sevilla da bizlerle aynı türden bir iletişime geçmek istiyordu. “Jimenez’in pervasız açıklamalarına bir gece, Edu’nun hatalarına bir nilüfer” bırakmak istiyorum.

Çeyrek finalin eşiğine atılmış adımların ardından, Fenerbahçeli olmayan dostlarımızın kaşlarının kalkıp “cık olmaz” dediklerini görüyorum. Stadyumdaki Fenerbahçeli kardeşlerimin de “Orada da yenicez” diye işaret parmaklarını sallayışlarını referans veriyorum. ‘Kral Arthur’a güveniyorum.

Güzel bir gece oldu. Eski dostlar buluştu, Fener’le alay etmeye gelenlerin bileği büküldü. Şimdi sıra Endülüs diyarında el öptürmeye geldi. Moskova yollarında yürürken… Sadece biz inanırken…

By Hucum Press | Şubat 18, 2008 - 4:24 pm - Posted in Any Given Sunday

rioo.jpg
yazan: hücumpress

Manchester United’ın hayranlıkla izlenen oyuncusu Rio Ferdinand’ın FA Cup’la ilgili açıklamaları biraz enteresandı. Çocukluğundan beri televizyon karşısında en çok heyecanlanarak izlediği maçların FA Cup maçları olduğunu söyleyen Rio, 2005 ve 2007 yıllarında final oynamalarına rağmen bu kupayı kazanamadıkları için çok üzgün olduğunu söyledi.

Kocaman bir çocuk gibi. En büyük kulüplerden birinde, en çok parayı kazanarak ve de el üstünde tutularak yaşayan bir Rio Ferdinand’dan söz ediyoruz. Hâlâ kıymetli olanın, çocukken televizyonda izlediği kupa seramonisinin bir parçası olmak olduğunu söylüyor.

Futbolun bu kadar endüstriyelleştiği bir zamanda ve üstelik bu endüstrinin artık olabilecek en büyük bir iki zirvesinden biri olan Manchester United’ın en pahalı oyuncularından birinin, böylesine bir saltanat içinde sabah 09.00 antrenmanına gelmesinin nedeni bu. Yüzü ellerinin arasına sıkışmış bir İngiliz veledinin, gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinden emin olamadığı bir kupa seramonisi… Alkışlar… Tezahüratlar ve kupa…

Futbol… Tık tık, fut bol, tık tık, fut bol, tık tık, fut bol…