By Hucum Press | Nisan 28, 2008 - 1:57 am - Posted in Sex and The City

city-light.jpg
yazan: hücumpress

Uyku akıyor gözlerimden. Uyku çok zor bu saatten sonra, gece 3…

Bin tane düşünce var kafamda. Sokağa çıkıyorum. Sokaklar rehabilite ediliyor, bir gün birine bir gün birine neşter izleri indiriliyor. Üç gün sonra geçiyor, bir şeycik kalmıyor. Bedene uyku iniyor, gece 3…

Bir gün daha geçmiş, hava yine karanlık. Birazdan sabah olacak yine ve ben yine…

Çirkin gözler görüyorum her yerde. Hatta bazen senin cümlelerinde pusu kurmuşlarken yakalıyorum. Canım sıkılıyor, midem yanıyor. Kilo alıyorum farkındayım ve evet fazlaca sigara içiyorum, görüyorum. Sonra birden hava grileşmeye başlıyor, bir minibüsle karşıya geçiyorum. Değişik laflar konuşuyorum, bazen ben de şaşırıyorum. Bir de bakıyorum kente gece çökeli yine çok olmuş. Hem de çok geç olmuş, gece 3…

Seneleri sayıyorum, artı bakiyesinden kredi çalıyorum, biraz daha belki gençten yürürüm. Sonra bir köşede dururum. Oksijen probleminden çıkar, sahile doğru giderim. Rüzgarlı ve de hasır tabureli çıkıntıda bir bardak çaya bürünürüm. Karşıda aaaal aaaaal salınan bayrağımla göz göze gelirken ben, güneş batar İstanbul’da. Geçmişimle söyleşip, şimdimle dertleşirim. Sonra döner eve geri gelirim. İnsanları sevmeyeceği şeylerle saatlerimi geçiririm. Sonra sıcak bir şeyler içer, erkenden yatağa girerim. Giremem, artık değil erkenden. Gece 3…

Sabaha her şey çok güzel ol-a-bili-r.

By Hucum Press | Nisan 16, 2008 - 2:35 am - Posted in Sex and The City

oda.JPG

yazan: hücumpress

Gece eve geç gelmiştim. Kim bilir kaç gündür uykusuzum. Ama koymuyor artık, uykuyu çoktan unuttum. Sürekli alarm sesi duyduğumu biliyorum, sonra birden gün, geceye dönüyor ve sonra tekrar uyuyorum.

Öte yandan daha çok şarkı dinliyorum, daha çok hayal kuruyorum. ‘Sivil hayata’ döneceğim günü düşlüyorum, neler yapacağımı…

Garip de bir mutluluk var üzerimde ve vurdumduymazlık. İyi, kötü bilmiyorum, vâkâ budur onu söylüyorum.

“Kopmuş olmak, o nesneyi deneyimle yaşanan gerçeklikten çıkarıp bir bilgi nesnesine dönüştürür”[1]

Kendime pay çıkarmış falan değilim. Nesneye dönüşmüş olmak yeteri kadar rezalet çıkarır nazarımda. Dolayısıyla böyle bir durumda olduğumu sanmıyorum. Ne demiştim? Uykusuzum.

Tüm bunlar aklımdan geçerken, saat de ilerlemiş. Çıkmak iyi gelecekti. Moda iyi fikir olmalıydı, gittim. Biraz deniz havası aldım, iyi geldi. Çirkin şarkılar dinlemekten hoşlandığım bir dönemden geçerken, bu koku iyi geldi. Bira… İçtim…

Yeni gün başladı. Telefonumda ara ara tanımadık numaralar göründü. Açtım, hepsiyle konuştum. Herkese bir laf anlattım. Yine uyumamışım.

İşten çıktım ve Kadıköy’de dolaştım. Biraz kahve aldım, eve geldim, güzel bir kahve yaptım. Onu içtim. Kendi kendime şikayetlerde bulundum. Kedileri sevdim, onlar da beni sevdi, anladım.

Gece oturduk öyle, sohbet falan. Sonra Josh aradı, kalktım bir tur da onunla görüştük. “Zor dedi hayat, sizin gibi dostları görmeye çıkıyorum sadece.”

“Pekiyi” dedim. Herkese zor, her zaman zor. ‘Yaşam için enerji’ değil midir şiarımız? Enerji, fennî konulara girer.

Ben o toplara girmem.

Kimin eli kimin cebinde belli değil. Ben hep dışarıda kaldım, cesaretsizlikle suçlandım. Döndüm geriye bir baktım, cesaret edecek bir ben kalmışım. Ben de uğraşmadım.

Haftaya bambaşka bir macerayla karşınızdayım. Trene bindim bile, banliyodayım. İki saat kadar Kocaeli’nde kaldım. Sonra geri dönüp, Moda’ya baktım. Kadıköy’e baktım. Bir sana baktım, bir kendime baktım. Geçen yazın şarkılarını listeye attım. ‘İlerleyen yaşıma rağmen’ sahaya gerçek oyunumu yansıtmıştım. Sonra beni büyük bir takıma kiraladın.

Sıcak ve kurak bir yazın üzerine karlar yağdırdık. Sonra kahkaha attım, uykusuz kaldım. Bilmiyorum ki; kimbilir kaç gündür uykusuzum. Koymuyor ki artık, çoktan unuttum uykuyu.

Yatıyorum artık.



[1] Gasset – sevgi üstüne

By Hucum Press | Nisan 4, 2008 - 2:47 pm - Posted in Pulp Fiction

wyo.jpg

yazan: hücumpress

Amerika’nın unutulmuş toprak parçalarında bir konteynerin içine adım attım. Büyükçe, lacivert bir kanepe, 80′li yıllardan kalma bir televizyon vardı. Televizyon açıktı ve Sheridan’ın yerel kanallarından biri, katolik bir papazı çıkarmıştı. İçeriden çekik gözlü, yaşlı, zayıf ve kambur bir adam çıktı. Beni görünce gülümsedi. Zorlanarak konuştuğu İngilizcesi’yle “Merhaba, Türkiye’den gelecek olan arkadaş olmalısın” dedi. Kendimi tanıttım, o da bunu yaptı. Zor anlamıştım; Filipinli’ydi ve adı Syd’di.

Syd, ülkesinde içine düştüğü yoksulluktan dolayı bir akrabasından yardım isteyecekmiş, çocuklarının izini kaybettiği için onları arayamamış. Akrabasının, Birleşik Devletler’in ücra bir köşesinde olduğunu öğrenmiş. Onlar da Syd’in zor durumda olduğunu öğrenince yanlarına almak istemişler. Syd, yeni kıtaya kaçak olarak geldikten bir kaç ay sonra akciğer kanseri olduğunu öğrenmiş. Ben, Syd’le tanıştığımda 3 yıldır Amerika’daydı. Birkaç gün aynı evde kaldık, sonra ben başka bir yere taşındım. Yaz boyunca ara ara görüştük. Ülkesinden ve çocuklarından söz ederdi ya da söz etmeye çalışırdı. Peltek konuşan ve kötü İngilizcesi olan bir ağabeyimiz olduğu için söylediklerinin hepsini asla anlamadım. Anladığım kadarı bile oldukça hüzünlüydü. Kendini bir kıtaya hapsetmiş, kaçak olduğu için geri dönememiş, üstelik ölümün bir adım gerisinde duran biri olduğunu anlamış ve her şey için çok geç kalmıştı. Türkiye’ye döndükten bir ay sonra ölüm haberini almıştım.

Bir gün konteynerin önündeki basamaklarda oturup yanımda götürdüğüm çaylardan ikram etmiştim. “Ülkeni özlüyor musun” diye sormuştu. “Hayır” dedim. “Bir ülke neden özlensin?”

Aileni, dostlarını, sevdiğin kadını özlersin ama bir ülkeyi neden özleyesin…

Üstelik özlemek de zaafiyetler kapısının en ihtişamlı olanıdır. Bir hatayı bin yıl telafi edememenin tadı insanın ağzına teneke kokusu gibi yerleşir. Öyle yaşamaya başlarsın. Sevgi böyle öğrenilir. Öğrenmek de yetmez, bunu hakkıyla yaşamak da gerekir.

Uzaklara bakmaya gerek kalmadan sevebilmek, ortak yaşam alanlarını canlı tutabilmekten, ortak akıllar üretmekten geçer. İşte o zaman sevdiklerinden şüphe ya da kuşku duymaya gerek kalmaz. Kimsenin kimseye güvenmesi gerekmez, sevmeyi bilen kişi önce kendine güvenmelidir.

Syd’in ölümünün üzerinden yedi yıl geçti.

Bugün babamla telefonda konuştuk:

- Baba! Nasılsın?
- İyiyim oğlum, evimize geldim, oturuyorum. Nefes nefese geliyor sesin? İyi misin?
- İyiyim baba. Eve geldiğine çok sevindim. “Fenerbahçe, Chelsea’yi yendi. Beni iyi ki Fenerli yapmışsın” diyeceğim sana ama bunun ne demek olduğunu anlamayanlar bizi tefe koyup çalmasınlar diye artık diyemiyorum.
- İyi ki Fenerli olmuşsun oğlum, ben bir şey yapmadım.

Yüzümü o ‘yeni’ şehire döndüm. Ciğerimi Moda’nın deniz havasıyla doldurdum. Hiçbir şey için geç kalmadık biz, çok şeyler yaşadık. Biz bu hayata izimizi bıraktık ‘be baba!’