By Hucum Press | Mayıs 29, 2008 - 9:27 am - Posted in Dark Side Of The Moon

joshorama.jpg

yazı-fotoğraf: hücumpress

Memleketçek bir haller içinde vaziyetimiz. İnsan sağını solunu kapatmak zorunda kalıyor. Geriye de pek kimse kalmıyor. AKP (akağpeğ diye okunur), iktidara geldiğinde hatırlıyor musunuz, nasıl da Avrupa Birliği şarkıları söylüyordu herkes. Nasıl da unuttuk gitti değil mi? Solculuk nasıl olduysa bir takım faşist grupların eline geçebildiyse, demokratlık da dini bütün liberallerin eline geçti. Demokratlık da elden gitti yani. Oysa 12 Eylül’den sonra bir çok insan demokrasiye bile tav olmuştu.

Nasıl daha önce ışıklar yanıp söndüyse, 28 Şubat’lar yaşandıysa, Susurluk’lar alenen meydana çıktıysa, Demirel iki anahtar vaat ettiyse, evet-hayır referandumları yaşandıysa, şimdi de Ulusalcı-Liberal çekişmesi yaşanıyor. Ve evet… Birkaç yıla kalmaz bu da unutulacak. Geriye sadece umudunu biraz daha yitirmiş bir toplum kalacak. Umudu yitirmek iyice içselleşecek, bir dipsiz kuyu gibi her an biraz daha karanlıklaşacak. Siyah, daha siyah olacak. Siyah tüm renkleri yutacak.

Mektuplar yazıyorum son zamanlarda, içinde memleketin ahvalinden hiç söz etmediğim mektuplar. Makro, mikrolardan oluşur, mikrolar makroları vücuda getirir. Hayat böyledir. Zıtlar birbirinin varlığını onaylar. Ve lâkin geriye azınlığın gayrıresmî tarihi kalır. Zevkle gittiğiniz bir maçta, heyecanla beklediğiniz bir grubun konserinde, kısa bir denizkıyısı tatilinde makronun yansımaları mikro mikro gözünüze kaçar. Sinek küçüktür ama mide bulandırır.

Özgürlükler ortak bir talep haline gelmediği sürece de bu işler böyle gider.

Ezildiklerini bildiğimiz için yanında saf tuttuğumuz Kürtler, tahakkümün aktif üyesi olmaya çalışır, ‘Ah şu çılgın Türkler’ memleketi elden kaçırmamak için komplo teorileri üretir. Ne mazlumun mazlumluğu, ne zalimliğin zalimliği kalır geriye.

Oturursun kendi başına kayalıkların üzerine, yalnızlığını anlarsın. Ayrılmalar da çoğalmalar da aynı kapıya çıkar. Zaafiyete zaaf göstermektir bunun adı. Yoktur ilacı, ağır beladır iktidar hastalığı.

Bu hastalığın semptomları iş yerinde, bilgisayar başında, okuldaki sırada, sevdiğin kişinin yanında küçük iktidar savaşçıklarıyla kendini gösterir. Silah bırakmak en istenmeyen yöntemdir. Silahlar indiğinde iktidar anlamını baştan aşağı yitirir. İndirin silahları. Sevdiklerinizi, akranlarınızı, komşularınızı, hiç sevemediklerinizi de tabii, yönetmeyin, yönetmeye kalkışmayın. Kimse vazgeçilmez değildir, herkesin yeri dolar.

Eğer ıssız bir köşede kalmak bu kavganın dışında kalmaya yetecekse, gözleri karşıya dikip kuytuya geçmek gerekir gibi geliyor bana. Kuytunun kuvveti de görüş açısı da güçlüdür.

By Hucum Press | Mayıs 27, 2008 - 12:58 am - Posted in Dark Side Of The Moon

birgun.jpg

yazı: kekik
fotoğraf: hücumpress

küçüktük evcilik oynuyorduk, hala evcilik oynuyoruz.
sineklerin tanrısı’ndaki vahşet gündelik hayatlarımızdaki travmadır.
sineklerin kanatlarını koparmanın yanlış olduğunu öğrendik öğreneli yeni yollar arıyoruz.
içimizdeki bu şiddet herkeste farklı nüksetti; büyüdüğümüzü o zaman anladık.

evler yapıyoruz, içlerinde oturuyoruz… sevişiyoruz, bağırmıyoruz.
tribünlere gidiyoruz, taraftar oluyoruz… bağırıyor, dövüşmüyoruz.
hayvanlar besliyoruz içimizdeki iktidar manyağı faşisti dizginlemek için.
evcil hayvanları severek damarlarımızda akan faşisti evcilleştirmeye çabalıyoruz.
yargılamıyorum… kötü demiyorum… ki zaten bu iyi versiyonu. göreli bir iyilik
içine sıkışmış bireycikler bunlar… bunlar faşist olduklarını bilmeden ama içgüdüsel
bir iyilikle faşistliklerini gidermeye çalışıyorlar.
eve geldiklerinde kedinin yavşaklaşması, mama istemesi, sevgiye muhtaç olması…
bunlar hep okşuyor o içimizdeki faşisti; aşı gibi.

yetmedi çocuk yapıyoruz… bu dünyaya sorgusuz sûalsiz çocuklar getiriyoruz.
sonra da onların üzerinde iktidar oyuncuklarımızı oynuyoruz. bu konu çok daha ensest bir faşizm içerdiğinden burada bahsetmek doğru olmaz.

eee… gün gelecek küçük ve zararsız sapkınlıklarımız; kimsenin farketmediği ve kimseyi
ilgilendirmeyen sapkınlıklarımız yetmez olacak insanlığa.

bir gün herkes üçüncü sayfada meşhur olacak!

By Hucum Press | Mayıs 26, 2008 - 12:01 am - Posted in Dark Side Of The Moon

duman_avcilarina_ho_geld_n_z.jpg

yazan: hücumpress

Sorma utanırım
Sorma söyleyemem
Sorma nöbetlerdeyim, başım duman…

Ne güzel şarkı değil mi? Ben severim en azından. Hele şöyle rakıları parlatmışız, offff… “Başım duman” dersin ve hemen bir sigara yakarsın. 62 ytl değerinde… Şimdi bir kere bu ve benzeri duygusal yoğunlaşma anlarında sıkça kullanılan bir şeydir sigara… Bu sigara yasağına destek verenleri bir kere bu güzel keyfi elimizden aldıkları için şiddetle kınıyorum. Tüm mesele hayattan keyif alabilen insanların keyfini kaçırmak. Vapurda sigara tüttürmemiş bir nesle aşina değiliz dostlarım.

Bir kere neden yasaklıyorsun? Koy argümanları önüme, hakkaniyetli bir ortamda, neden kamusal alanda sigara içmem gerektiğini tartışalım. Ama tribünlere oynamayacaksın, ucuz populizme kaçmayacaksın.

Sorunum insanların sigarayı yasaklamaları değil, yasak getirmek konusunda bu kadar iştahlı olmaları… Yıllardır bu sigarayı içiyoruz, istemeyenlerin yanında da içiyoruz. Bu kadar rahatsız oldun da neden sesini çıkarmayıp işi devlete havale ettin? Acınacak haldesiniz! Yönetilmek istiyorsunuz, bunu seviyorsunuz.

Zeminine beton döktüğünüz dünyanın, petrol atıklarından yapılma yeni kabuğuna sigara söndürünce doğayı mı kirletmiş oluyorum? Hadiyin ordan… 40 bin insanın katledilmesine seyirci kaldın da sigara içenlerin sağlığının derdine mi düştün? Hadi hadi uzaklaş… Sigaramı yakıyorum.

By Hucum Press | Mayıs 24, 2008 - 10:00 pm - Posted in Pulp Fiction

akilfikir.jpg

yazı-fotoğraf: hücumpress

Bir cuma günü evimin hemen yan tarafındaki binadaydım. Dışarıdan sesler geliyordu, balkona çıkıp baktım, gündüz, melek ve bizim çocuklar gür sesle bağırıyor: “Yan taraf yan taraf, sesin çıksın yan taraf!” Ellerimi onlarla beraber çarparak gülümsedim.

Muhasebesiz geçmeyen günlere, dönemsel raporlar eklendi. Son toplamda kârlılık göstermiştik bu defa, kazık yemedik bile diyebilirdik. Hemen binadan çıktım ve arkadaşlarımın yanına gittim. Alem bir sohbetin içine düştüm. Güldük söyledik ama hiç kederlenmedik. Gün, geceye döndü, gece sabaha. Hiçbir şey değişmemiş gibi güne erken başladım. Gazeteleri sıkıca bir okuduktan sonra Kadıköy’ün Arnavut kaldırımlı sokaklarından, Fenerbahçe Stadı’na doğru yollandım. Joseph’la buluştuk, köfte yedik, istasyona gittik ve dahi bize yakışan bir şekilde evlerimize dağıldık.

Gece Kadıköy “Ufkumdaki güneş gibi, içimdeki nefes gibi”ydi. Ve hâlâ hayattan zevk alabiliyor olmak, inadına savuracak kahkahamın olmasından söz ediyorum. Yıkmadan yıkılmadan “Durmak yok yola devam.”

Mahallenin içlerine yolculuk

Hatıratı açıyorum, gece vakti eski mahallemdeki görüntüme bakıyorum. Caddenin ters tarafından, arka sokaktaki Gülüm Benim Kıraathanesi’ne giriyorum. Arkadaşlar oturuyor, Halil elindeki desteyi karmaktan helâk olmuş. Hemen king destesi dağıtılıyor, tabela çoktan çizilmiş, çok geç kalmışım, herkes bana kızgın. Gündüz mallarını şehre satmaya gelen kasabalılar şehirde olmanın konforunu Gülüm Benim Kıraathanesi’ne gelerek yaşıyor. Saat geç olmuş, çoğu geri dönmüş. Kalan iki masa kumar mahalinde, bu gece biteceğe benzemiyor.

Boğaza çektim ipleri

Deniz kenarına inmişiz bir ara. Etraftakiler dağılmış, bambaşka insanlara karışmışım. Çıplak ampulün altında Altınbaş’lar açılmış, çay bardağındaki rakının şirazesi çoktan kaymış. Bir hadise var ortada dönen. Gözlerim karşı kıyıya dalmış. Şimdi hatırlıyorum; boğazın karşı kıyısındaki iki tepeden ip çekip üzerine bayrak asmışlar. Vay anasına. Mevzuya gel. Sıramızın gelmesini bekliyoruz, geçen ikinci gemi fena dalga yapıyor. Geç saatlere kadar beklemiştim, gemi boğaza gelmemişti.

Kadıköy’de bir sabah vakti

Yeşil çantamla yeşil hata doğru ilerliyorum. İskeleden çarşıya doğru hızlı adımlarla geliyorum. “Şehremaneti” tabelasından sola doğru ilerliyorum, ilk Sturbucks’tan sağa dönüyorum. Bir süpermarkete giriyorum, dükkânın sonuna kadar ilerliyorum. Şarküteri rafının yanına gidiyorum, raflarda kendimi görüyorum. Geriye dönüp kapıya bakıyorum. Bir faks sesiyle irkiliyorum. İşe uykulu gelmişim, 5 dakikalığına içim geçmiş. Ekrana bakıp, klavyeye basıyorum. Armut’un A’sıyla işe başlıyorum. Ve çarrrrkıfelek dönüyor, biliyorum.

By Hucum Press | Mayıs 23, 2008 - 7:17 am - Posted in Pulp Fiction

kopek.jpg

yazan: morcivert
fotoğraf: ali güler

Köpek Ruhu Üzerine

Modernite düşüncesine damgasını vurmuş ünlü filazof Descartes gibi bir düşünür bile hayvanlar söz konusu olduğunda pek sıradan akıl yürütmelerin pençesinde debelenebiliyor.

Bilindiği üzere Descartes ruh ve maddeyi iki ayrı töz (substance) olarak birbirinden ayrıştırmış ve insanın asli tözünün ruh olduğunu, fiziksel vücudunun gelip geçiciliğini vurgulamıştır. Bunu herzaman tartışmaya hazırım. Dağılmadan kendi seçtiğim konuma geleyim, daha düz ve daha gaddar bir yoldan hayvan mevzuuna: Düşünüyorum, öyleyse yarın. Düşünmüyorlar, öyleyse neredeyse yoklar. Sonuç olarak hayvanlar otamatondur. Yani hayvanlar, tıpkı bir saatin mekanik çalışması gibi, fiziksel parçacıkların birbirini iteklemesinden doğan bir bünyeden ibarettir. Onlarda duygudan bahsedemeyiz.

Sorular ve kurcalamalar

Bir köpek sahibinin kapının önünde olduğuna inanıyor. Ama sahibinin yarından sonraki gün geleceğine de inanabilir mi? -Ve burada neyi yapamamaktadır? -Ben nasıl yapıyorum?- Bunu nasıl cevaplandırmalıyım?

Sadece konuşanlar mı ümit edebilir? Sadece bir lisanın kullanımına hakim olmuş olanlar. Bu demektir ki, ümit fenomenleri bu karmaşık hayat formunun halleridir.

Hayvanları severiz ama onlara saygı gösterir miyiz? Onları himayemize alırız, ama bu onlara hükmetmenin verdiği hazzın saklı bir yöntemi değil midir?

Ada, Köpekler ve yarattığımız ütopyalar

İstanbul tarihinin köpeklere mahsus özel hikayesini tarihçilere bırakarak, şimdiki zamana ve özellikle Adalar’ı köpeklerin ve insanları hayatıdaki ayrıcalıklı yerine geçiyorum. Burada yazıya tek bir soru etrafında odaklanarak devam edeceğim. İnsanlar ev hayvanlarını terk etmek için niye özellikle adaları seçerler? Niye örneğin Belgrad ormanını ya da başka bir yeri seçmezler?

Bu soruya akla gelecek ilk yanıt ılımlı bir tecritin naif tasarısıdır. Bir kere ada terk edenle terk edilen arasına aşılmaz bir set çeker. Şehirlinin naif akıl yürütmesine göre arabalardan kurtarılmış, ağaçlıklı, üzerinde az da olsa insanların yaşadığı adalar arkadaşlarını bırakmak için ideal yerlerdir. Tabii onların kış ortasında, gecenin karanlığında, yataklarından kedileri ve çok aç kalırlarsa birbirlerini boğazlayan köpeklerin uğultularıyla uyanan ada ahalisinden haberleri yoktur. Hele hele, köpekleri darağacı ilmeğine benzer iplerle toplayıp, yeni sahipler bulamayınca onları uyutmak zorunda kalan belediye çalışanlarından iyice habersizdirler. Ebedi uykusuna yatan köpeklerle birlikte vicdanlar da derin bir uykuya dalar.

Şehir hayatı giderek keskinleşen cenderesinde ezilip büzülen insanlar, bir nefes almak için ziyaret ettikleri adaları, kendi kurtuluşları için mesken edinemeseler de, en azından sevdikleri hayvanlarını oralara göndererek hem onları özgürleştirdiklerine inanırlar, hem de bu özgürlüğün aynasında kendi mahkumiyetlerinin ateşine bir nebze su serperler. Sanki kendi başedemedikleri toplu yaşama adalılar kat be kat sahiplermiş gibi ciddi bir yanılgıdı bu. Kendi ada ütopyaları reel adayla fark edemedikleri bir çelişki içindedir.

Gelelim adalara köpek bırakmanın belki de en karanlık yüzüne. Tahmin edeceğiniz üzere İstanbul’da köpek sahibi olan insanlar ekseri gelir ve bir miktar da kültür düzeyi yüksek insanlardır. İş ve hayat mücadelesinden yorgun düşmüş bu insanlar naif bir hayvan sevgisine muhtaç kalırlar. Kimi de İstanbul’un kalburüstü caddelerinde caka satmak için cins cins köpeklerini boyunlarından çekiştirmek suretiyle gövde gösterisi yaparlar, giysi ve renk seçimlerine uygun cins cins köpekleri yakalarına iliştiriverirler. Sert mizaçları sert köpekler pekiştirir, çevreye bir modern şehir ağası ürpertisi nüfuz ettirir.

Biliyorum, bu yazı gereğinden fazla karanlık oldu ama tecrit karanlık demektir ve başka türlü anlatılamaz. Tıpkı bir aşkla kendini tam kırk sene boyunca Yassıada’ya tecrit eden, orada geçirdiği en zor günler köpek tecritinin doruk çağı II. Meşrutiyet’te köpeklerle ölüm kalım mücadelesine denk gelen Vasil’in hikayesi gibi. Bu da tecritin doğasına uymaktadır: Ayrıştırarak, birbirine ve her şeye düşman etmek. (Çünkü Vasil ve sürgün köpekler aynı kaderin çocuklarıydı…)

Bu kısa yazıyı Burgazada’da dokuz kardeşten biri olarak doğmuş, kardeşleri diğer köpekler tarafından boğazlanmasına karşın hayatta kalmayı becermiş, ama belediyenin ilmeğinden kurtulamamış “İstavrit” adlı arkadaşma adıyorum. Köpek cennetinde yolun açı olsun.