By Hucum Press | Haziran 27, 2008 - 8:16 pm - Posted in Sex and The City

img_1213.jpg

yazı: hücumpress
fotoğraf: üstün kaya

TEM otoyolunda günler tüketmenin ne demek olduğunu, bu yolda dura kalka her ilerleyişinde yeniden öğrenmek mümkün. Başka bir dünya da tabii ki mümkün. Ancak her iki duruma da tam anlamıyla inanmak oldukça zor. O yüzden her zaman en olası durum ve reelde karşılaşılan hâller arafta kalmakla ilgilidir.

Arafta kalmak aslında düşünüldüğü kadar rezil bir şey değil. Daha önce burada kalmak için defalarca başvuruda bulunmuş biri olarak başvurunun defalarca kabul görmesi, bir dünya hâlidir. Her ne kadar aksi daha fazla düşünülse de insanların bir kısmı cennette, bir kısmı cehennemde yer alır. Arafta kalan, yalnızlıklar içinde yalnızdır.

Önce söze girişir ve bir şeyler anlatmaya başlarsın. Ne kadar anlatsan da olmaz, oldu sansan da olmaz. Bu defa tamam desen de yanılırsın. Yanılmakta haklısın, nitekim anılar yalnızca yalnız olanın elinde kalır. Yalnızlık, karanlık ve uzun bir yoldur. Ancak aydınlık ve kısa yollar son derece tatsız, aynı zamanda da anlaşılmazdır.

***

Afyon ayrımından güneye doğru ilerlerlediğini söyleyen birinin anlattıklarının yaz aylarına ait olduğunu düşünmekten doğal bir şey olamaz. Ancak sözünü ettiğim yol, 2006 yılının şubat ayında kat ediliyorsa, gizli buzlanma tehlikesi vardır. Gizli buzlanma yürek burkan bir durumdur. O yol üzerinde hızla gittiğin zaman, en olası sonuç takla atmak suretiyle şarampole yuvarlanmak olarak kabul edilebilir.

Eğer tanrı katında değil de araf katında kıymet sahibiysen bir kamyonun arkasından yavaş yavaş gitmenin doğruluğuna inanmışsın demektir.

***

Sabaha karşı Denizli’ye ulaşmıştım. Kollarım ve bacaklarım saatlerdir yollarda olmaktan dolayı gerim gerim gerilmiş vaziyetteydi. Denizli Havaalanı olarak lanse edilen ama Denizli’ye 63 km. mesafede bulunan uçak ve yolcu indirme pistine araçla ulaştım. Siyah panelvanın sürücü kapısını açıp aşağı indim. Hemen sigaraya sarıldım. Hava yeni ağardığından, yakındaki ağacın altına geçtim. Ayaklarımı uzattığımda daha yeni yaktığım sigaramın tükendiğini fark etmiştim. Çantamdaki Nescafe Express’i çıkarıp, ikinci sigaramı yaktım. Çok sıkıcıydı. O kadar saat yalnız yolculuk yaptıktan sonra bir de inecek uçağı bekliyor olmak ve yaklaşık bir saat sonra tekrar direksiyona geçeceğimi bilmek bugünü benim için başlamadan bitiriyordu. Uçak geldi, yaşlı futbolcu eskisiyle buluştuk. Arabaya biner binmez kendisi uykuya daldı, yaktığım yeni sigarayla bir buçuk saat önce açmış olduğum sigara paketimi yarıya indirmiş oldum.

***

Pamukkale’nin Doğan görünümlü Şahin tadındaki otellerinden birine yerleştikten sonra, çevre köylerden birine yönelip sıkı bir kahvaltı yaptık. Daha sonra Denizli’ye gidip, 12 maç birden izledik. Yaşlı kurt beni sürekli notlar tutmam için uyarıyordu. Ben de “Abi bi siktir git” diyordum. Yüzünü buruşturuyor, 8 yerinden ameliyatlı iki bacağının eğriliğiyle ayağa kalkıyor, arada bir genç futbolcuları uyarıyordu. Ben de onu çocuklara küfür etmemesi yönünde uyarıyordum. Bana dönüp “Ya bi siktir git” diyordu her defasında. İyi anlaşıyorduk. Ben profesördüm onun gözünde, oysa doktordu.

***

Gece Pamukkale’nin çevresindeki tepelerden birine çıktık. 12 kutu bira, 2 şişe de şarap aldık. Uzun uzun sohbet ettik, içkileri bitirirken yağmur yağmaya başladı. “Kalkalım mı profesör” dedi. “Ne kalkçaz be abi” dedim. Kalkmadık. Bana hikayesini anlattı. Yağmuru, çamuru, tozu, toprağı anlattı. Anlattıklarının üzerinden çok zaman geçmişti. Benim anlatacaklarımsa o kadar ilginç değildi. Ben işin profesörüydüm, o doktordu. O gelince herkes açılıyordu. Şimdi size o gece bana anlattığı, son sevgilisinden söz etmek istiyorum. Daha doğrusu hatırladığım kadarıyla bana anlattıklarını aktarmak istiyorum.

***

“Profesör, bak sana sevgilimi anlatayım. Ben 52 yaşımdayım, o 23 yaşımda. Tanışalı çok zaman olmadı aslına bakarsan. Geçenlerde böyle romantik bir ortam yarattım, annadın mı? Balıktır, şaraptır, açık hava. Anamı siksinler, ortam şahane. İnanmıyorsun di mi? Ne inancan, ben bile zor inanıyorum. Neyse işte, bana karımı, yani ayrıldığım karımı sordu. Çocuklarımı sordu, kimdir kimlerdir diye. Karımı çoktan unuttuğumu söyledim. Bir oğlum olduğunu ve onun da 17 yaşında olduğunu söyledim. Biraz eksik anlattım. Karımı ara ara hatırlıyorum, bazen iyi bazen kötü hatırlıyorum. Olmazdı zaten biliyorum. Evlendik, ikimiz de eşeklik ettik. Ama benim bir de kızım var. O da 23 yaşında. Onu diyemedim. Zoruma gitti. Ya arkadaş olmaya kalkarlarsa dedim. Sonra kaçıp buraya geldim. İyi oldu, bir rahat ettim.”

By Hucum Press | Haziran 23, 2008 - 11:22 pm - Posted in Pulp Fiction

zalim.jpg

yazı – fotoğraf: hücumpress


“Varolanın bir yanından el çekilirse, varolmaktan da el çekmek gerekir; öyleyse ya yaşamaktan vazgeçmeli, ya da ‘vekaleten’ sevmekten başka türlü sevmeli.”

Albert Camus – Yaz

Kadıköy’ün ışıklı sokakları üzerime çökmüştü. Pilavcıdan uzun sokağa döndüğümüz yerde ağzım açık kaldım öylece. Vekaleten karşımda durmuş, vardiyan sona ermiş ve dönüş yoluna koyulmuştun. Sersem gibi kalmıştım, yaşamaktan vazgeçemediğimden, üzerime çöken hiçlik duygusuna vekil arıyor ama bulamıyordum.

***

Sonsuz bir ovayla yüzleşirken, konuşmaya başladık. Vekalet ettiklerimizin hesap defterini çıkarıp, alacak verecek hesabını anlamaya çalıştık. Hesabın kitabın tutulduğu bir yerde değildik, hesapların hiçbir zaman tutmadığını anladık.

Her hafta kendimi bir yolculuğun ortasında buluyordum. İşte onlardan kısa bir özet geçeyim.

Berlin-Bağdat Demiryolu

Hava çok sıcaktı. Fakat daha öncelikli bir meselem vardı ki; sabah trenine yetişmeliydim. Bir haftadır koluma saat takmıyordum. Çalar saatiyse yine yanlış kurduğumu “bu oda neden olması gerektiğinden daha aydınlık” diye irkildiğimde fark ettim. İstanbul’da bazı sabahlar uyanmak ve bir kahve hazırlayabilmek o kadar önemliydi ki; saat en geç 06.40 dediğinde uyanmış olurdum. Oysa o sabah trenin kalkmasına 20 dakika kala uyanabildim. Gece çok sarhoş yattığımdan çantamı da toplayamamıştım. Ortada ne görüyorsam çantama tıkıp, ‘yüzyılın spor olayını’ gerçekleştirerek trene yetiştim ama bilet kalmamıştı. Kaçak yolcu olarak binip, yemekli vagona oturdum. Yan masamda kıvırcık saçlı, nazik bir kadın oturuyordu. Garsona bilet alamadığını ve yolculuğunu burada sürdürüp sürdüremeyeceğini soruyordu. Bu durumu fırsat bilen garson, hemen sipariş vermesi gerektiğini söyledi. Karşıdan kaş göz işareti yaptım ve konuyu kapatması gerektiğini söyledim.

Vagonun havalandırması bozulmuştu. Hava her geçen saat biraz daha ısınıyordu. Birbirimize hikayelerimizi anlattık. Trenin uğradığı her istasyonda kendimizi aşağı atıp, birkaç nefes sigara içip, yerimize geri döndük. Genç kadın vücudundaki sıvı kaybı arttıkça ten rengini yitiriyordu. Sonra bir şeyler yiyip kendini toparlıyor, bir süre sonra ebediyen sonlanacak bu sohbete biraz daha fazla şey sığdırmaya çabalıyordu. Ben de olabildiğince uysaldım ve onun anlattıklarını anlamaya çalışıyordum. Sonra ‘Merkez İstasyonu’na geldik. Onun merkez istasyonu da buraydı. Trenin kapısından çıktıktan sonra kalabalığa karıştım, arkama bakıp onun ne yaptığına bakmadım. Sonra bir defa mektup gönderdim, hâlâ anlatacak bir şeylerin daha olduğunu biliyorduk. Ve ‘vekaleten’ de olsa, bir zaman dilimine hükmetmeyi becerdik. Sıcaktı, bunaltıcıydı, bir yol boyuydu, bir insan boyuydu. Boy verdik, parmaklarımız suyun dışında kaldı. Nefeslerimiz birbirimize akmasa da damlamıştı.

Manisa-Yeşilköy

Önce bir telefon trafiği yaşadık. İzmir’den çıkış yolunu bulmak her zaman benim için dert olmuştur. Nitekim ben bu şehri yürüyerek tanımış ve öyle sevmemiştim. Manisa’ya gittiği belli olan bir otobüsün arkasına takıldım ki; tekrar tekrar çevreyolunda dolaşmak zorunda kalmayayım. Manisa yoluna çıktıktan sonra Yeşilköy’deki dostları aradım. Önce şehir protokolüyle karşılaştım, sıkıldım ve bir an önce gri devlet odalarından uzaklaştım.

Gediz kıyısına gittik. Umudu ve kahkahaları buldum. Her öğretmen bu köye vekaleten gelmiş ama tarlalar, bağlar, bahçeler hiç vekillik etmemiş. Hem zamana hem mekana bu alanlar egemen olmuş. Bir de baktık ki; Gediz kuruyor. Gediz kirlenmiş ama başka fidanlar yetişmiş. Toprakları sularız belki dedik ama topraklar sulak. Yüzler gülüyor, hava temiz. Biraz eylem her şeyi değiştirir. Konuşuyorum, anlatıyorum, sonra susup dinliyorum. Bambaşkaymış, su akarmış yolunu bulurmuş. Biliyordum da şimdi görüyorum.

Diyarbakır

Neşemiz kaçsın istemiyorduk ama neşemiz fazlasıyla yerindeydi. Hatta bu kadar yerinde olmasına çok alışık değildik. Sonsuza baktığımız iki gece ve gerçeğin tartısındaki şiraze kaymalarına inanacak yer arıyormuşuz zaten.

Sonra kalktık, birkaç tur attıktan sonra Diyarbakır minibüslerinin olduğu alana doğru hareketlendik. Yola çıkarken rüyanın bittiği hissine kapıldık. Oysa şehre geldiğimizde her şeyin bir rüya olduğunun gerçekliğiyle fena yüzleştik. Kent bir şeylere vekalet ediyordu, alıştığımız şeyler gibiydi. Bir kubbenin altına oturdum, ardı ardına çaylar içtim. Bir hızmanın peşindeydik, hiç olmayan hızmanın. Bize anlatılan hızmanın.

Dicle’yi tepeden gören bir yere oturduk. Biraz rüzgar esince kaleme kağıda sarıldık. Sonra kalemi kağıdı yerine bırakıp, olan biteni konuşmaya başladık. İyi bir şeylerin peşine düşmüştük. Anladık ki; rüyanın biteceği yollara küseceğimiz yok. Önce kanlarımızı temizledik, sonra yeniden zehirlendik.

İstanbul

Gece saat geç. Post milliyetçi telefonun şokuyla şehre doğru yola çıktık. Ellerde bayraklar, çatılmış kaşlar. Biz oyunu sevdik, böyle oynamayı sevmedik.

By dopey | Haziran 21, 2008 - 1:45 am - Posted in Any Given Sunday

Hunter S. Thompson’ım anısına…

Yazan:Dopey

Çizen:Çağlar Bıyıkoğlu


Üniversite yılları boyunca yaşadığım ve takıldığım şehir olan Eskişehir’in köklü futbol kulübü Eskişehirspor’a ayrı bir sempatim olmuştu. Kalıplı insan, büyük araştırmacı-yazar ve kadim dostum Özgür Topyıldız’ın ‘Anadolu Kaplanı Eskişehirspor’ kitabının hazırlık sürecine tanık oluşumla beraber Eskişehirspor’a olan saygım ve sevgim daha da arttı.

Kim bilebilirdi ki yıllar sonra Doğanburda Yayın Grubu içerisinde yer alan bir televizyon magazini için Eskişehirspor dosyası hazırlayacağımı… Hiçbir zaman futboldan çok anlamadım. Fenerbahçe Lisesi mezunu bir fenerli olarak amatör futbol takımı taraftarlığı kisvesine büründüm ve seneler boyunca bu kisvenin arkasına saklandım. Amiga 500+’da oynadığım Sensible Soccer’dan bu yana bilgisayar’da ve oyun konsollarında oynanan futbol oyunlarına elimi sürmedim. Bir kere bile spor gazetesi almadım. Fotomaç, Fanatik ve diğer cibilliyetsiz ya da kifayetsiz spor basını araçlarıyla ilgim olmadı. Hayatımda sadece iki kere maça gittim bunlardan birincisi 1990’lı yılların ortalarında oynanan Fenerbahçe-Samsun maçı, ikincisi 2000’li yılların başında gerçekleşen ‘Eskişehirspor-Aydınspor’ maçıydı.

Futbol kültürünün entelektüelleri ile de pek içli dışlı olmamıştım. Biraz Tanıl Bora makalesi okuyup arada sırada İbrahim Altınsay’ın Radikal’de yer alan köşesine göz atarak edindiğim derme çatma futbol bilgimle Eskişehir yolunu tuttum. Yüzlerce kez okula gitmek için bindiğim trene bu sefer iş yüzünden biniyordum. Biraz garip hissetim kendimi ama Pendik’i geçince geçti.

Her neyse, bir gece Büyük Otel’de kaldım; bir gece de üniversiteyi benden fazla uzatmayı başarmış arkadaşlarımın yanında geçirdim. Soğuk bir Eskişehir salısında öğlene doğru uyandım ve tesislere doğru yola koyuldum. Odun Pazarı’ndan taksiye atladım. Tesislere gitmek istediğimi söylediğimde tipik bir Eskişehirliye benzeyen 70 yaşlarındaki taksici amca lafa atladı hemen.

-Futbolcu musun yoksa?

Futbolcu olmadığımı söylemeden önce dikiz aynasından hızlıca yüzünü inceledim. Göz çevresindeki yaşlılığa bağlı kırışıklar öylesine büyüktü ki sanki bir cilt hastalığı olduğu düşündüm. Gördüğüm en kırışık surata sahip adamdı. Takım hakkında birkaç hiç bir derinliği olmayan laf ettikten sonra sustu.

Tesislere vardığımda etrafa pek bakınmadan binaya girdim. İlgimi çekecek hiçbir şey yoktu ortada. Bir Bank Asya Birinci Lig takımının inşaat halindeki antrenman sahası ve kulüp binası kimin ilgisini çekebilir ki diye düşündüm.

Binaya girdiğimde menajer Özgür Bey’i sordum. Takım elbiseli Basın Danışmanı odayı bulmamda yardımcı oldu. Odaya girdim ve beklemeye başladım. 15 dakika sonra iri cüssesi ve seyrelmiş sarı saçları ile Eses’in darlanmış menajeri içeri girdi. Selamlaşma faslından sonra hemen derdimi aktardım. Metin Hoca, Sergen, Coşkun Birdal ve Nebi başkanla röportaj yapmak istediğimi söyledim.

-Hoca içeride, Coşkun 15 dakika sonra hazır olacak, dedi sevgili menajer arkadaş, yine birkaç derinliği olmayan iş yaşamına özgü cümleler sarf etti. Sonra cep telefonumun numarasını almak istediğimi söyledi ve hemen ekledi. ‘Bazı basın mensubu arkadaşların telefonunu açmam, canımı sıkıyorlar.” İçimden “Bravo” dedim. Dublesinden hem de. Adam kendine menajer diyor ve basından kaçmayı maharet sanıyordu.

Kötü bir niyeti yoktu aslında. Sadece yaptığı işi daha komplike bir hala getirmeye çalışıyordu. Hâlbuki Sergen denen bir karmaşıklık abidesinde sorumluydu kendisi. Niye yaptığı işi daha komplike ve önemli bir hale getirmeye çalışıyordu? Cevap veriyorum: Kesinlikle hiçbir fikrim yok.

Daha sonra iş konuşmaya geri döndük. Sergen ile nasıl bağlantıya geçeceğimi sordum sevgili gürbüz menajere. Cep telefonunu eline aldı. Sergen’i aradı. Ulaşamadı. Odadan çıktı bir dakika sonra geri döndü. Sergen’i bulamamıştı; bunu gözlerinden okuyordum ama beni oyalamak için “Hafta sonu ayarlarım röportajı İstanbul’da maçımız var” dedi.

Ben Sergen’in ne kadar umurunda değilsem Sergen’de benim o kadar umurumda değildi. Allah vergisi bir yeteneğe sahip genç futbolcuyken bile yaptıklarını olumlardım. Adam her ne kadar yeteneğe sahip olsa da oynadığı oyunu sevmiyordu. Hırsı yoktu. Bunun için onu kim suçlayabilir. Ben de oldukça uzun boylu olmama rağmen basketbol oynamakta hoşlanmayan biriydim. Hoş benim yeteneğimde yoktu ama bu sayede kepçe kulak, beygir hastası, ortamcı, alemci bir futbolcu ile özdeşim kurabiliyordum.

Bunları düşünürken Metin Diyadin ile yapılacak olan röportajın zamanı gelmişti. Bulunduğu odanın kapısına gittim. Ne sert ne yumuşak sayılacak bir hiddetle kapıyı çaldım. Üç dört saniye içeriden ‘Gel’ ya da ‘Gir’ kelimesinin gelmesini bekledim. Tıs yoktu. Yeteri kadar beklediğimi düşünüp içeri girdim.

Hoca eski ve kalitesiz bir ofis masasının önünde oturup çay içip kaşarlı tost yiyordu. Bu sahne karşısında apışıp kaldım. Elbette çay içip tost yiyen bir adam şaşkınlık yaratacak kadar garip ne yapabilir ki diye düşünüyorsunuz şimdi. Cevabı çok basit ama alt metni hiçte basit sayılmaz. Hazır olun!

metindiyadin

Öğle saati atıştıran bir Bank Asya Birinci Lig takımının teknik direktörünün portresi *

Senelerin Futbol kişiliği Metin Hoca çayını içip tostunu yerken bir kahvehane iskemlesinin tam ucuna oturuyordu. Kuru kalçalarının çok çok az bir kısmı o eski iskemle/sandalye karışımı eşya ile temas ediyordu. Öne doğru eğilmişti. Yüzü sıkıntılı kolları ve omuzları inikti. Sadece çaya ya da tosta uzanmak için kalkıyordu yorgun kollar. Ayağındaki kramponlar biraz çamurluydu ama ortalığı batıracak kadar çamurlu olduğu söylenemezdi. Siyah taytı keskin Eskişehir soğuğundan korunmak için üstündeydi. Her ne kadar tayt giyen erkeklerden hiç hoşlanmasam da Eskişehir’i iyi tanıyordum. Amiyane tabirle adamı doğduğuna pişman ettiren bir soğuğu vardı ve bu soğuktan kurtulmak için her şeyi yapmak herke için serbesti. Kimsenin utanmasına ya da çekinmesine gerek yoktu. Tayt, yün atlet, yün don, içlik, bere, külotlu çorap, kar maskesi, kaşkol daha çok kaşkol ve yüksek alkollü tüm içkiler.

Metin Hoca bana bakmadan tostunu yemeye devam etti. Gerçekten çok mutsuz görünüyordu. Sıkıntılı, bezmiş ama yılmamış bu futbol insanının kaşarlı tostunun çift kaşarı esnedikçe sorunları çetrefilleşiyordu. Sanki o tostun kaşarı, janti ve ukala kulüp başkanı ile laf dinlemeyen gayesiz, gamsız, orta yaşlarına gelmiş hafif göbek yapmış ileri uç oyuncusunu temsil ediyordu. Kaşar uzadıkça sorunlar uzuyor yerel futbol daha da içinde çıkılmaz bir hal alıyordu. Çay demliydi. Kahverenginin sevimsiz bir tonuna çalan dişleri uzan zamandır içtiği uzun Marlboro’ların ona bir armağanıydı.

Selamlaşma faslını hızlı bir şekilde arkada bıraktık. Bu arada yarım ekmeğe içine koyulmuş kâfi miktar kayış kaşardan ibaret dostu da bitmişti. Tam röportaja başlayacağımız sırada içeriye teknik direktör yardımcısı ya da masör olduğu tahmin ettiğim bir adam girdi.

Elinde ufak bir kâğıt parçası tutuyordu. Çekinerek lafa girdi.

-Hocam bu oyuncu bugün antrenmana çıkamayacakmış. Omuz ağrıları devam ediyormuş.

Kâğıttaki yazılı ismi görmek için ne kadar çaba harcasam da başarılı olmadım. Metin Diyadin kâğıdı ucundan tuttu. Azıcık baktı ve kâğıdı elinden bıraktı. Beyaz, karesiz, üzeri kargacık burgacık yazıyla dolu kâğıt masaya doğru süzülürken Hoca kararlı sesiyle ‘Kendi gelsin, söylesin’ dedi.

Adam hiçbir şey demeden odayı terk ettik. İzlenimlerimden sersemlemiş bir vaziyette röportaja başladım. İkimizde aynı teraneleri tekrarlamak durumundaydık. Ben klişe sorularımı sordum. Hoca klişe cevaplarını verdi. Meselenin derinlerinde karmaşık bir durum yoktu. Her şey ortadaydı. Bir top, peşinden koşan 22 oyuncu, 4 denetçi, yakın çevredeki futbol emekçi sınıf insanları, bir alay taraftar ve dünyanın tüm yeşil sahaları…

Bütün bunlarım dün gece, Eskişehir’de, bir grup profesyonel öğrencinin kaldığı bir evde, peşi sıra vurduğum kovaların bir eseri miydi acaba? Ben sadece evin gerekliliklerini yerine getiriyordum. Yarın olacakları nereden bilebilirdim?



* Bu kısım James Joyce’a ithaf edilmiştir.

By Hucum Press | Haziran 17, 2008 - 12:30 pm - Posted in Pulp Fiction

kayseriye.jpg

yazı-fotoğraf: hücumpress

Sürdürdüğün yaşamı sonsuza kadar bu an gibi sürecek sanmak tuhaf değil. “İnsanın ölümlü olduğunu biliriz, ama yine de ölmeyecek gibi devam ederiz” hocam.

Bir gece demlenirken ağızlardan kaçanlar algı kayması için zemin oluşturur ve çıkarsın yollara, sarılırsın kayıt yapan cihazlara. Bir yerlerde bir iz bırakabilmek için, ölümlü olmadığını kendine kanıtlayabilmek için bilmediğin diyarlara gider, anlamadığın dillerin esrarına düşersin. İşte o zaman “yaprak döker bir yanımız …”

Binlerce yıl önce, uçsuz bucaksız bir ovanın üzerinde, şiyar olmuş zihinlerle sonsuzluğa taş dizmeye başlar insanoğlu. Bir şahmeranın kuyruğundaki pullarla Hasan’ın Tuncay’ın Fidan’ın öykülerini, Dicle’nin sularına yazarız.

Ne çekilmiş fotoğraflar ne detaylar anlatacak gönül gözünün aydınlıktan körleşmesini. Bir masalın içinde yüzmenin ne demek olduğunu tanrının evladı olmayı göze almış bir su canlısından dinleyeceksin belki de.

***

Bir minibüsün içinde 20 kişiyiz. Onyedimiz Kürt, ikimiz Türk, birimiz Japon. Japon kadınla yan yana oturuyoruz, İngilizce bildiğimi bilmesin istiyorum. Sonra paralar uzatılıyor şoföre doğru. İnsanlar yüksek sesle bir şeyler anlatıyor. Ben anlamıyorum, Japon kadın da anlamıyor. Ülkemin dilinden, ülkemin şiirinden, ülkemin öykülerinden uzağa düşmek kanatıyor içimi. Gırtlak namelerinden ürken bir neslin evlatları olmuşuz. Yeni görüyoruz.

***

Masallar okunduktan sonra ak sakallı dede çıkıp konuşmaya başlar ya! Kıssadan hisse hesabı! Almadım ben hisse falan. Bizler toprak üstünde mülkiyet hakkı gören insanlarız, modernitenin deformasyon tornasından geçmiş herkes gibi dersler çıkarmak mümkün. Doyamadık derslere, dersler çıkarmaya. Hayır, çıkarılacak ders falan yok. Bilmediklerine, görmediklerine yürümek var, öteki tarafta iyiyi değil kötüyü bırakmak var. “Anarşist dünyaya hükümdar olmaz” olmasın da hiç kimse… Batılı hastalıklar kılıktan kılığa girerken, en doğrusu gamsız bırakmak fikirleri. Ne olacaksa olsun demek gerek… Su akar, yolunu bulur.

***

Meydanlık bir yerdeyiz. Kapalı uzunca bir hâl var, kalın hırkalar giymiş kadınlar… Güneş daha tepemize çıkmış değil; bir demli bir açık çay… Ama cidden açık çay… Ya da bir ayçiçeğiyle koşturan Arap velediyle kaldırım taşına çöküp, neden doktor olmak istediğini dinlemek gibi. Cidden dinleyip, başımı gökyüzüne çevirip bir sigarayı daha ateşliyorum. Dumanını gökyüzüne üflüyorum, oluşan hareden kemerler yapıyorum. Kemerin altından geçip, gökyüzüne değiyorum.

Biricikliğin peşinde koşacağımıza; kavgalarımıza, peşine düştüğümüz küçük hesaplara bakalım. Uyanamadık hala, gözlük camlarımızda da buğular olmuş. Silmeye korkuyoruz, kötüye alışıyoruz; zihinsel bataklıklarda çift okeye dönerken ebelenmeyi kader saymışız.

Şimdi bana kim anlatacak? Neyin kavgasında olduğumuzu, kime neden taraf olduğumuzu oturup da kimler anlatacak? Hasta yatağımızda savurduğumuz küfürlerin hesabını nasıl vereceğiz? Kaybolmadan posta güvercinlerini kimlere emanet edeceğiz?

By Hucum Press | Haziran 12, 2008 - 10:44 am - Posted in Sex and The City

rennert_jetlag1.jpg

yazı:hücumpress
çizim: Itzil Rennert

Arka arkaya bilgisayarların görüntüsü var, telefonlar çalıyor, e-mailler birikiyor. Geceleri maç var, bizleri vicdanen rahatlatan sohbetler var. Başka bir yerde oturup, başka şeyler konuşuyor gibiyiz ama öyle değiliz. İğneler batıyor bedenlerimize, rahat edemiyoruz bunca umutsuzluk arasında. Ülke karanlık, güneşi doğmuyor hiç. Güneşi aramanın zamanıdır.

Daha çok saat var önümüzde. Saatleri bekliyoruz, hızlıca yorulup, hızlıca unutacağız bugün. Gün dükkanı kapattığında yaşam hırsızlığına başlayacağız. Yaşamlarımızdan çalınanları toplamaya, topladıklarımızı defterlerimize yazmaya çıkacağız.

Gözümün önünde kareler oluşuyor, anlatılanlardan, gösterilenlerden. Öyle olmayacağını biliyorum. Güzel bir kahkaha için günler, haftalarca beklemeye alışmaktan, gülen bir yüz göremeyecek olmanın sıkıntısı düşüyor içime. Ama yine de birileri bir şeyleri umûdedecekse, o kişi ben olurum diyorum.

***

Gecenin bir yarısı, akranlık derecesinde bir akrabamın evindeydim. Biraz uyuklamak istediğimi söyleyip, yan odaya geçtim. Odanın penceresinden çevre yolu ve onu aydınlatan ışıklar görünüyordu. Yatmadım, pencerenin önüne bir sandalye çektim. Ayaklarımı soğuk kalorifer peteklerine dayayıp, 14. kattan çevreyoluna diktim gözlerimi.

Sabah 4’e kadar pencerenin önünde oturdum. Arada bir uyukladım, arada gözlerimi açtım. Sabaha kadar yalnızca bir sigara yaktım, onu da kültablasına bıraktım. Tam içim geçiyordu odanın kapısını tıklattılar. Çantamı alıp çıktım. Siyah bir jeeple yola çıktık. Çevreyolunda süratle yola koyulduk. Anadolu yakasının bir ucundan, havaalanına yarım saatte ulaştık.

Uzun bir yolculuğun ardından ‘jetlaglara gelesin, sürüm sürüm sürünesin’ vaziyetinde bir telefona ulaştım. Burada sular pembe akıyor dedim. Pembenin göreliliğini anladım. Suya renk karışmasından tiksindim. Su gibi temiz gitmek gerektiğini öğrendim.

***

Bir bilinmeze gitmek değil, hayata kıvrak bilek hareketleriyle feyk atmaya gitsin yolumuz. Birkaç öykü dinleyebilmek, şarabın yarısı kadehteyken sızabilmek, güneşin doğuşunu, batışını görebilmek için… Okyanusları geçmeden biriktirecek fazladan birkaç umut için…

***

Evet yine ara… 5 dakika ara… Kızsan da ara, kızmasan da ara…