By Hucum Press | Temmuz 30, 2008 - 5:35 am - Posted in Sex and The City

2008_0728alis0388.jpg

yazı: hücumpress
fotoğraf: ali güler

Yaz münasebetiyle hava çabuk kararmamak için direniyor. Giyimli kuşamlı dostlar kapıda dikilmiş bekliyor. Çok zaman geçti, çok yıllar geride kaldı. Hep beraber güvenlik kontrolünden geçip balo salonuna doğru ilerliyoruz. Aynı masaya oturuyor ve birbirimizin yüzüne bakıyoruz. Sharon’la 10 yıldır ilk defa karşılaşıyoruz. Çoktan evlenmiş, siması çok değişmiş. Başta bir yabancılar gibi oluyoruz ama çabuk atlatıyoruz. Harbiye’de oturmuş Eskişehir’de olan bitenleri konuşmaya başlıyoruz. Kameralarımızı çok geriye çeviriyoruz. Turşu suyu bahsi açılıyor, yeni bir yer tarif ediyorum. “İstanbul’da daha iyisini yapıyorlar” diyorum, gülüşüyoruz.

***

Başka meseleleri de konuşuyoruz. Başka insanlarla da konuşuyoruz. Çok güzel fotoğraflar izliyoruz. Cıvıtmak da istiyorum biraz ama olmuyor. Üzgünüm de bir yandan. Üzgün de değil ya tam olarak, üzüntülüyüm. Bir süre böyle olacak ama ne yapalım… Zaman geçiyor…

Son zamanlardan söz ediyorum, Moda’dan, deniz otobüslü, gazeteli sabahlardan söz ediyorum. Bu aralar memleketin hâline pek düştüm, ben de biliyorum. Safları da planları da sıklaştırmışlar, ben de bir takım tasarılar oluşturmaya çalışıyorum. Ama benimkiler öyle milletin hayatını berbat etmek, insanlara dünyayı zehir etmek üzere değil.

Uzaklaşmak istediğimi biliyorum. Uzak bir yere gidebileceğimi biliyorum. Kanlı mı olacak kansız mı onu bilmiyorum.

***
Galata’dan Karaköy’e doğru iniyorum. Yıldıray’la karşılaşıyoruz, kulağımda kulaklıklar var. Kulaklıkları çıkarınca Yıldıray yolda yürürken radyo dinlemenin ne kadar güzel olduğundan söz ediyor. “Ne çalarsa çalsın dinliyorum” diyor. Ben mp3lerimi dinliyorum, aman ne söyleyip de uğraşacağım “Ama radyolar iyidir” diyor ve buradan da uzuyorum.

Vapura da binmek istemiyor canım, iskelenin karşısındaki banka oturuyorum. Vapur bana bakıyor ben vapura bakıyorum. Neyi bekliyorum, hakikaten onu da hiç bilmiyorum.

***
Bağıttıra bağıttıra tribün şarkıları dinliyorum. Düdük sesleri geliyor aradan, bayraklar yanıyor her yanda. İnsanlar yanıyor. Yüreğime bir sevda düşüyor. Sinemalar, tiyatro salonları, stadyumlar kendilerini yeni sezona hazırlıyor. Son bir sezon daha, haydi bakalım.

Sürekli kağıtlara fotoğraflar basılıyor. Kimi şikayet ediyor, kimi hâlinden memnun. Hâllerimde roller arıyorum. Baktım bu defa bir şey bulamıyorum.

***
Cumayı cumartesiye bağlayan bir gecede daha çevreyolunda hızla ilerliyorum. Radyonun sesini biraz daha açıyorum. Ne çalarsa dinleyeceğim razı oluyorum. Arabanın şoförüne ayıp olmasın diye susuyorum, ağlayamıyorum. Çok giden oldu, artık buralarda duramıyorum.

By Hucum Press | Temmuz 25, 2008 - 1:25 am - Posted in Sex and The City

sezen.jpg

yazı: hücumpress

Ara ara saatime baktım gün boyu, zaman akıverdi bir şekil. Önce yetişmek, ardından zamanı durdurmak gerekiyordu. Sıkıcı bir gün geçmişti ve artık geçmişti.

Harbiye’de arka arkaya dizilmiş otomobiller ve insanlar ve ışıklar ve polis kordonları ve şantiye kapıları arasından hızlıca bir giriş yapıyoruz. Karanfil esansını getirmemişim yanımda, olsaydı iyiydi. Ama… Amayla başlayan bir cümleye ihtiyacım yok. Hazal istediği zaman sorununu çözüyor, “vardır bunda bir hikmet” deyip yoluna devam ediyor.

Harbiye’ye bir yıldız düşüyor hemen. Bizim gibi bir yıldız, bir bedende çok yıldız. Sert giriyor Sezen meseleye, eski şarkılar söylüyor, bizleri eskitmeyen şarkılar söylüyor. Eskimeyelim istiyorum yine, hayat güzel akıyor böyle. Hazal “Bu kadar insan aynı anda masum olmadığını itiraf ediyor” diyor. Ne güzel söylüyor, Sezen çok güzel söylüyor.

Arada ses çatlıyor, ne gam. Ruh önemli hocam! O da gani gani mevcut. Demiştim ben daha evvelden, kötü günlerden güzel geceler çalıyoruz. Çaldığımız bizde kalıyor ve kimse onları geri alamıyor. Yalnız olmamak çok güzel, olan biteni aynı dille anlıyor olmak çok güzel. Biliyoruz tabii ki “Masum değiliz hiçbirimiz.” Babalarımızdan izin alsaydık keşke bir çok şey için hâlâ. Yaptığımız haylazlıkların günahı onlara yıkılmış olur böylelikle, belki!

Sezen ara ara muhabbete dalıyor. Yanımdan harika bir kahkaha geliyor, her şey anlık ve kusursuz. Kusursuz derken? Kusursuz olur mu hiç? Helâ taraflarından ‘deh deh düldül’ iniltileri geliyor. Sezen aldırır mı hiç? Hiç mi bakmadık Sezen’e? Hem biz ona baktık, hem o bize baktı. Diyor ya kendi de! Sırtım sıvazlanmış gibi geldi bittabi. Sen eylersin de ben bilmem mi?

Hazal atıveriyor topuklularını, naneye vuruyor kendini. Plaketten sandalye yapıyor, kıymetli plaketi atacak şahane bir çöp tenekesi arıyor.

Gece İstanbul karışıyor. Ruhlar sakin, sanki İstanbul bilmiyor. Son durak Kadıköy her zaman olduğu gibi. Bir yerlerde Sezen çalıyor, bir zamandır bizimle çalıyor, bu zamanlar iyiler hayattan çalıyor.

“Bu şarkılar şifa duaları
Bu şarkılar yıkar duvarları”

By Hucum Press | Temmuz 23, 2008 - 2:30 pm - Posted in Sex and The City

atlas_river.jpg

yazı: hücumpress

Şişli’de akşam saatleriydi, kravat taktığım zamanlardı. Yaka paça dağılmış, koştura koştura eve gelmiştim. Çok terledim, trafikten yıldım ama şimdi devir değişecekti. Hızlı bir duşun ardından, hızlıca iki bira içip ormana doğru koşturduk. Ormanın içinde ışıklı bir platform hazırlanmıştı ve dedeler çalıyordu: “Smoke on the water, fire in the sky!”

***

Sıcak bir temmuz günü daha. Cep telefonuma alışveriş yaptığım yerlerden, kaldığım otellerden kısa mesajlar geliyor. Belli ki bugün ekstra mesaim var. Ben de bir telefon açtım oysa. Kadıköy’e gölgelerin ineceği saatleri bekliyorum, bekliyorum ki; Arnavut kaldırımlı sokaklardan, bir yerlere çıkan yolda, neden önemli maç niçin önemli maç diye bağırayım… Ve tabii ki kafam çok güzel, dünya çok güzel, Fenerbahçe hepsinden güzel olsun istiyorum. Her şeye ve herkese rağmen… Herkesten önce ve herkesten sonra olacak olanla güzel bir gece, sarı-lacivert düşlerle büyük büyük senelere.

***

Heyecanlar tükenmiyor tabii, çok giden oldu, çok da gidecek var bu sene. Gidenlerin ardından bakmamak için yeniye dönerek yüzü, artık yaz bitsin demek geliyor içimden sürekli. Bu şehre sonbahar daha çok yakışıyor. Geçenlerde bir yağmur yağdı, ne güzel oldu İstanbul. Belki bu sonbahar yine güzel olur.

***

Albert Camus’ye çok selam. Uzun zamandır ihmâl etmiştik birbirimizi. Görüşünce tekrar hatırladık eski güzel günleri. Tekrar yeniledik birbirimizi. Sıcağı, çorağı ve sıradanları oturup yeniden konuştuk. Medeniyet dediğin tek gözü kalmış, küçük, duman rengi bir canavar. Değil mi Albert amca.

***
“Ben sana küsüm aslında haberin yok!\Koyup gittiğin yerde kötülük çok”

By Hucum Press | Temmuz 21, 2008 - 1:45 am - Posted in Sex and The City

dusktill.jpg

yazı-fotoğraf: hücumpress

Moda civarlarına doğru yürüyoruz. 1850 metreden kaleyi görüp, mesafe tanımadan vuracak vaziyetteyiz. Oyun hakkında konuşuyoruz, her yer oyun, herkes çocuk daha. Ağaçlık tarafa doğru çeviriyoruz rotamızı ve yine her zaman olduğu gibi bilmediğimiz sokaklardan geçip, kapısı kuytularda olan, bilmediğimiz binaları araştırmanın peşindeyiz. Karşıdan gördüğümüz birkaç tane masa ve plaj şemsiyeleri olan bir dama çıkıyoruz. Bir şeyler içiyoruz, mecmua karıştırıyoruz biraz, yeni güneş gözlüklerim hakkında konuşuyoruz, bu gözlük hakkında konuşmak hoşuma gidiyor. Pek yakışmadığının farkındayım lâkin yakışmadı demek de ağır geliyor. Tipim iyidir, fena da olmuyor.

Joseph’la Moda’dan söz ediyoruz, buraları pek seviyoruz. Önümüze bir takvim açıyoruz, tavizsiz ve fedakârlık edemeyeceğimiz günlerin üzerine sarı-lacivert çizgiler çekiyoruz. Konuyu kapatıp 2380 metre uzakta neler olduğu konusunda tahminlerde bulunuyoruz.

***
Birkaç saat sonra Tuzla’ya ulaşıyoruz. Tuzla ‘acı vatan’ aklımda, çok acı hem de… Trenle gidiyoruz, tersaneyi geçiyoruz ve iki durak sonra iniyoruz. Bir araca binip çarşı taraflarına gidiyoruz. Dünya bildiğimiz gibi. Gördüklerimi duyduklarımdan hatırlıyorum. Başka şeyler kurmuştum oysa, köfteciler var sıra sıra…

***
Ertesi sabah etraf çok sıcak…

Yine de çıkıp çevreyi kolaçan etmenin iyi olacağını düşünüyorum. Önce bir market buluyorum, gazete ve sigara alıyorum. İlginç şeyler oluyor, bir köşeden alıyorum kendimi diğer köşeye çarpıyorum.

***

Hiçbir şeye imrenmemek, başka şeyleri çok sallamamak güzel şey. Uzun zamandır her şeyi bu derece boşa atacak bir durum yoktu. Özlemişim pek güzel oldu. Sezen çalıyor ara ara, hoşuma gidiyor. Bir takım planlar yapıyorum, içim de çok rahat. Ülkede çok ilginç şeyler oluyor. Herkes artık inceden bavullarını topluyor, 3150 metreden bakıyorum, “Dürbüne gerek yok” diyorum, topun gideceği yeri biliyorum. Duruyorum duruyorum, oyunu seviyorum.

***
Bir temizlik seansı nelere kadir. Altından giriyorum, üstünden çıkıyorum. Eşyaların durduğu yerlerden rahatsız oluyorum. Kısa bir süre de olsa bir düzen göreyim istiyorum. Tamam, tamam biliyorum… Tenceredeki enginarlara bakıyorum, bilgisayarda virüs taratıyorum, diğer odada Sezen çalıyor, 3470 metreden sesi geliyor.

Birden telefonum çalıyor. Sezen’i kısana kadar yetişemiyorum telefona. Arıyorum yeniden meşgule çekiyor. Sesini duyuyorum ve çok seviniyorum. Sesin bir süredir çok iyi geliyor. Bu hafta da top 10’in zirvesindeki isim değişmiyor. 3890 metre mesafeden geliyorum, 4250 metre üstümüzdeki ‘kiralık’ ilanının üzerindeki telefon numarasını okuyorum.

***
Akşam saatleri yaklaşıyor. Moda’nın çevresinde 5150 metrelik bir tur atıyoruz. Aynı sıraya aynı rakamdan iki tane koymuyoruz. Ben işin mantığını yeni kavramaya başlıyorum. Göz ucuyla bakıyorum, kahretsin kafam bu işe basıyor. Zevk alır da alışırım diye korkuyorum ama korkunun da ecele faydası yok. Sezen çalıyor.

By Hucum Press | Temmuz 18, 2008 - 12:41 pm - Posted in Dark Side Of The Moon

trt.jpg

yazı: hücumpress

Biliyoruz ki; AKP’nin insanüstü demokrasi mücadelesi ve devrimci kimliği nedeniyle, insan hakları ve özgürlükler konusunda dev adımlar atılmıştı. Konunun Avrupa Birliği’ne şık görüntü sergileyip, içerideki ulusalcıları köşeye sıkıştırmakla bir ilgisi alakası yok, AKP “Hak bildiği yolda, %47’lik bir destekle yürüyor.” Bu dev adımlardan birisi (aslında hakikaten dev adım, neden ciddiye almıyorsam) Kürtçe televizyonun serbest olması. Tabii ki devlet televizyonu olmak kayd-ı şartıyla. Bizim devlet Kürtçe televizyonu nasıl kurar diye düşündüğümüzde, televizyonculuk bürokrasisiyle karşı karşıya kalacağımız aşikârdı. Yani TRT’yle.

Bugünkü Radikal’de çıkan, Rifat Başaran imzalı haberde konuyla ilgili enteresan gelişmeler var. TRT dört koldan Kürtçe bilen, entelektüel, sicili temiz ve sabıkası olmayan sunucu arıyor ve bulamıyormuş.

İşte eksik işin neticesi. Geçen hafta Yeni Aktüel Dergisi’nde çıkan haber konuyla ilgili bir fikir verecektir. Emre Ünsallı’nın haberinde cezaevlerinde Türkçe bilmeyen yakınlarıyla konuşmasına izin verilmeyen yüzlerce mahkûm olduğundan söz ediliyordu. Haberde bir mahkûm annesi olan Fettah Karataş başından geçenleri şöyle anlatıyor: “Bir yıl önce telefon geldi, ‘Fettah arıyor’ dediler. Hepimiz telefonun başına toplandık. Sıra bana geldi. Ben telefonu aldım, ‘Oğlum nasılsın iyi misin’ der demez telefon kapandı. Uzunca bekledik, ama aramadı. Meğer ben Kürtçe konuştuğum için kapatmışlar. Sonra oğlum dilekçe vermiş ‘Anamla konuşmak istiyorum’ diye. Kabul etmemişler. Bekliyorum oğlumla konuşmak için, ama aramıyor. Fettah, cezaevinde hastadır, merak ediyorum. Sesini duyayım, halini sorayım, rahatlayayım.”

E nedir şimdi? Nasıl iş bu? Sen bu dili kanunen serbest bıraksan da fiilen yasak tutuyorsun. Ondan sonra devlet eliyle televizyon açmaya karar verdiğinde spikerlik yapacak kimse bulamıyorsun.

Biliyoruz ki; nüfus cüzdanınızda yer alan ‘doğum yeri’ sekmesinde Kürt olduğunuz konusunda fikir verecek bir şehir yazıyorsa, arka sokaklarda yürüyerek bile yeterli düzeyde risk taşıyorsunuzdur. Şimdi bu devletin derdi, Kürtçe bilen, entelektüel ve sabıkasız bir spiker bulmak oldu. Oldu!