Hunter S. Thompson’ım anısına…
Yazan:Dopey
Çizen:Çağlar Bıyıkoğlu
Üniversite yılları boyunca yaşadığım ve takıldığım şehir olan Eskişehir’in köklü futbol kulübü Eskişehirspor’a ayrı bir sempatim olmuştu. Kalıplı insan, büyük araştırmacı-yazar ve kadim dostum Özgür Topyıldız’ın ‘Anadolu Kaplanı Eskişehirspor’ kitabının hazırlık sürecine tanık oluşumla beraber Eskişehirspor’a olan saygım ve sevgim daha da arttı.
Kim bilebilirdi ki yıllar sonra Doğanburda Yayın Grubu içerisinde yer alan bir televizyon magazini için Eskişehirspor dosyası hazırlayacağımı… Hiçbir zaman futboldan çok anlamadım. Fenerbahçe Lisesi mezunu bir fenerli olarak amatör futbol takımı taraftarlığı kisvesine büründüm ve seneler boyunca bu kisvenin arkasına saklandım. Amiga 500+’da oynadığım Sensible Soccer’dan bu yana bilgisayar’da ve oyun konsollarında oynanan futbol oyunlarına elimi sürmedim. Bir kere bile spor gazetesi almadım. Fotomaç, Fanatik ve diğer cibilliyetsiz ya da kifayetsiz spor basını araçlarıyla ilgim olmadı. Hayatımda sadece iki kere maça gittim bunlardan birincisi 1990’lı yılların ortalarında oynanan Fenerbahçe-Samsun maçı, ikincisi 2000’li yılların başında gerçekleşen ‘Eskişehirspor-Aydınspor’ maçıydı.
Futbol kültürünün entelektüelleri ile de pek içli dışlı olmamıştım. Biraz Tanıl Bora makalesi okuyup arada sırada İbrahim Altınsay’ın Radikal’de yer alan köşesine göz atarak edindiğim derme çatma futbol bilgimle Eskişehir yolunu tuttum. Yüzlerce kez okula gitmek için bindiğim trene bu sefer iş yüzünden biniyordum. Biraz garip hissetim kendimi ama Pendik’i geçince geçti.
Her neyse, bir gece Büyük Otel’de kaldım; bir gece de üniversiteyi benden fazla uzatmayı başarmış arkadaşlarımın yanında geçirdim. Soğuk bir Eskişehir salısında öğlene doğru uyandım ve tesislere doğru yola koyuldum. Odun Pazarı’ndan taksiye atladım. Tesislere gitmek istediğimi söylediğimde tipik bir Eskişehirliye benzeyen 70 yaşlarındaki taksici amca lafa atladı hemen.
-Futbolcu musun yoksa?
Futbolcu olmadığımı söylemeden önce dikiz aynasından hızlıca yüzünü inceledim. Göz çevresindeki yaşlılığa bağlı kırışıklar öylesine büyüktü ki sanki bir cilt hastalığı olduğu düşündüm. Gördüğüm en kırışık surata sahip adamdı. Takım hakkında birkaç hiç bir derinliği olmayan laf ettikten sonra sustu.
Tesislere vardığımda etrafa pek bakınmadan binaya girdim. İlgimi çekecek hiçbir şey yoktu ortada. Bir Bank Asya Birinci Lig takımının inşaat halindeki antrenman sahası ve kulüp binası kimin ilgisini çekebilir ki diye düşündüm.
Binaya girdiğimde menajer Özgür Bey’i sordum. Takım elbiseli Basın Danışmanı odayı bulmamda yardımcı oldu. Odaya girdim ve beklemeye başladım. 15 dakika sonra iri cüssesi ve seyrelmiş sarı saçları ile Eses’in darlanmış menajeri içeri girdi. Selamlaşma faslından sonra hemen derdimi aktardım. Metin Hoca, Sergen, Coşkun Birdal ve Nebi başkanla röportaj yapmak istediğimi söyledim.
-Hoca içeride, Coşkun 15 dakika sonra hazır olacak, dedi sevgili menajer arkadaş, yine birkaç derinliği olmayan iş yaşamına özgü cümleler sarf etti. Sonra cep telefonumun numarasını almak istediğimi söyledi ve hemen ekledi. ‘Bazı basın mensubu arkadaşların telefonunu açmam, canımı sıkıyorlar.” İçimden “Bravo” dedim. Dublesinden hem de. Adam kendine menajer diyor ve basından kaçmayı maharet sanıyordu.
Kötü bir niyeti yoktu aslında. Sadece yaptığı işi daha komplike bir hala getirmeye çalışıyordu. Hâlbuki Sergen denen bir karmaşıklık abidesinde sorumluydu kendisi. Niye yaptığı işi daha komplike ve önemli bir hale getirmeye çalışıyordu? Cevap veriyorum: Kesinlikle hiçbir fikrim yok.
Daha sonra iş konuşmaya geri döndük. Sergen ile nasıl bağlantıya geçeceğimi sordum sevgili gürbüz menajere. Cep telefonunu eline aldı. Sergen’i aradı. Ulaşamadı. Odadan çıktı bir dakika sonra geri döndü. Sergen’i bulamamıştı; bunu gözlerinden okuyordum ama beni oyalamak için “Hafta sonu ayarlarım röportajı İstanbul’da maçımız var” dedi.
Ben Sergen’in ne kadar umurunda değilsem Sergen’de benim o kadar umurumda değildi. Allah vergisi bir yeteneğe sahip genç futbolcuyken bile yaptıklarını olumlardım. Adam her ne kadar yeteneğe sahip olsa da oynadığı oyunu sevmiyordu. Hırsı yoktu. Bunun için onu kim suçlayabilir. Ben de oldukça uzun boylu olmama rağmen basketbol oynamakta hoşlanmayan biriydim. Hoş benim yeteneğimde yoktu ama bu sayede kepçe kulak, beygir hastası, ortamcı, alemci bir futbolcu ile özdeşim kurabiliyordum.
Bunları düşünürken Metin Diyadin ile yapılacak olan röportajın zamanı gelmişti. Bulunduğu odanın kapısına gittim. Ne sert ne yumuşak sayılacak bir hiddetle kapıyı çaldım. Üç dört saniye içeriden ‘Gel’ ya da ‘Gir’ kelimesinin gelmesini bekledim. Tıs yoktu. Yeteri kadar beklediğimi düşünüp içeri girdim.
Hoca eski ve kalitesiz bir ofis masasının önünde oturup çay içip kaşarlı tost yiyordu. Bu sahne karşısında apışıp kaldım. Elbette çay içip tost yiyen bir adam şaşkınlık yaratacak kadar garip ne yapabilir ki diye düşünüyorsunuz şimdi. Cevabı çok basit ama alt metni hiçte basit sayılmaz. Hazır olun!
Öğle saati atıştıran bir Bank Asya Birinci Lig takımının teknik direktörünün portresi *
Senelerin Futbol kişiliği Metin Hoca çayını içip tostunu yerken bir kahvehane iskemlesinin tam ucuna oturuyordu. Kuru kalçalarının çok çok az bir kısmı o eski iskemle/sandalye karışımı eşya ile temas ediyordu. Öne doğru eğilmişti. Yüzü sıkıntılı kolları ve omuzları inikti. Sadece çaya ya da tosta uzanmak için kalkıyordu yorgun kollar. Ayağındaki kramponlar biraz çamurluydu ama ortalığı batıracak kadar çamurlu olduğu söylenemezdi. Siyah taytı keskin Eskişehir soğuğundan korunmak için üstündeydi. Her ne kadar tayt giyen erkeklerden hiç hoşlanmasam da Eskişehir’i iyi tanıyordum. Amiyane tabirle adamı doğduğuna pişman ettiren bir soğuğu vardı ve bu soğuktan kurtulmak için her şeyi yapmak herke için serbesti. Kimsenin utanmasına ya da çekinmesine gerek yoktu. Tayt, yün atlet, yün don, içlik, bere, külotlu çorap, kar maskesi, kaşkol daha çok kaşkol ve yüksek alkollü tüm içkiler.
Metin Hoca bana bakmadan tostunu yemeye devam etti. Gerçekten çok mutsuz görünüyordu. Sıkıntılı, bezmiş ama yılmamış bu futbol insanının kaşarlı tostunun çift kaşarı esnedikçe sorunları çetrefilleşiyordu. Sanki o tostun kaşarı, janti ve ukala kulüp başkanı ile laf dinlemeyen gayesiz, gamsız, orta yaşlarına gelmiş hafif göbek yapmış ileri uç oyuncusunu temsil ediyordu. Kaşar uzadıkça sorunlar uzuyor yerel futbol daha da içinde çıkılmaz bir hal alıyordu. Çay demliydi. Kahverenginin sevimsiz bir tonuna çalan dişleri uzan zamandır içtiği uzun Marlboro’ların ona bir armağanıydı.
Selamlaşma faslını hızlı bir şekilde arkada bıraktık. Bu arada yarım ekmeğe içine koyulmuş kâfi miktar kayış kaşardan ibaret dostu da bitmişti. Tam röportaja başlayacağımız sırada içeriye teknik direktör yardımcısı ya da masör olduğu tahmin ettiğim bir adam girdi.
Elinde ufak bir kâğıt parçası tutuyordu. Çekinerek lafa girdi.
-Hocam bu oyuncu bugün antrenmana çıkamayacakmış. Omuz ağrıları devam ediyormuş.
Kâğıttaki yazılı ismi görmek için ne kadar çaba harcasam da başarılı olmadım. Metin Diyadin kâğıdı ucundan tuttu. Azıcık baktı ve kâğıdı elinden bıraktı. Beyaz, karesiz, üzeri kargacık burgacık yazıyla dolu kâğıt masaya doğru süzülürken Hoca kararlı sesiyle ‘Kendi gelsin, söylesin’ dedi.
Adam hiçbir şey demeden odayı terk ettik. İzlenimlerimden sersemlemiş bir vaziyette röportaja başladım. İkimizde aynı teraneleri tekrarlamak durumundaydık. Ben klişe sorularımı sordum. Hoca klişe cevaplarını verdi. Meselenin derinlerinde karmaşık bir durum yoktu. Her şey ortadaydı. Bir top, peşinden koşan 22 oyuncu, 4 denetçi, yakın çevredeki futbol emekçi sınıf insanları, bir alay taraftar ve dünyanın tüm yeşil sahaları…
Bütün bunlarım dün gece, Eskişehir’de, bir grup profesyonel öğrencinin kaldığı bir evde, peşi sıra vurduğum kovaların bir eseri miydi acaba? Ben sadece evin gerekliliklerini yerine getiriyordum. Yarın olacakları nereden bilebilirdim?
* Bu kısım James Joyce’a ithaf edilmiştir.




