By Hucum Press | Eylül 4, 2008 - 12:12 am - Posted in Dark Side Of The Moon

umbrella_man_beard.jpgyazı: hücumpress

Bu hikayede anlatılanların gerçek olması mümkün müdür yahu? Yok canım!

A.A. bıyıkları yeni terlemeye başlamış bir gençken, o bıyıkların otoriter bir el tarafından çekiştirilmesiyle, kendini dünyayı değiştirecek bir şovalye olarak görecek bir şizofreni hastasına dönüşür. Şimdi size onun öyküsünü anlatacağım.

Bir aile geleneği olarak yazıyla çiziyle yakın ilişki kuran A.A. küçük yaşta dünyanın kurallarıyla barışır. Askeri idare dönemi öncesinde sesi soluğu çıkmayan A.A. Türkiye’nin liberal patlama yaptığı 80’li yıllarda iyi bir çıkış yakalar. Özellikle Türkiye’nin ilk özel televizyonunda asık suratına, iki elle tutulmuş bir ince tükenmez kalem eklediği jestlerin, konuştukları ve sorduklarının anlamlarını beşe katladığını düşündüğü bir politik sıkıştırma programı yapar. Tanınırlığı zaten yüksek olan A.A. şöhret basamaklarında da hızlı bir tırmanış yaşamaya başlar.

Liberalizmin kavanoz diplerinde gezen A.A. kadınlara da pek düşkün bir insandır. Yeri geldiğinde sıra dışı olmak adına öyle köşe yazıları yazar ki; bir kadınla 100 dolar değerinde bir sevişme yaşamaya övgüler düzmek son derece olağan bir tavırdır.

Sonra bakar görür ki; bu gazetecilik, köşe yazarlığı iş değil. Şatosuna çıkıp roman yazarı olmaya karar verir. Dönemdaşları ülkeye Nobel getirirken, A.A.’nın fotoğrafları üzerine “Best seller” damgaları iner. Eh, o etiketleri yapıştıranlar da haksız sayılmaz. Bir liberal tabii ki “En çok satan”dır. 1 milyon defa satar, yanlış anlamayın satan romanlar.

Bu sırada ülkenin en büyük medya kartelinin amiral gemisinde pazar yazıları yazmayı da sürdürür. Romanlarında “aşkı en iyi anlatan” yazar olduğunu gösteren A.A. , “içinde insana dokunan bir şeyler” olan pazar yazılarıyla hayranlarına hayran katar. Bir kardelen gibidir.

Fakat artık beyaz sakallara karışmış bıyıklar yeniden kaşınmaya başlar. Kaşıntı bu; akla girince aklından başka bir şey geçmemeye başlar. A.A. ülke medyasının tanışmadığı tuhaflıkları insanların huzuruna çıkaracak olan Sahaf gazetesini, sahaf bir ortakla beraber piyasaya sürer. AAAAAA… Bir bakarız A.A. eski iş yerinin en büyük düşmanı olmuş. İkitelli’nin yüksek medya kulelerinin savunulacak bir yanı yoktur. A.A. o boş kaleye nereden vursa gol olur.

Bağımsız gazetecilik kolay değil. Çat kapı gelir insanlar ve A.A.’nın sandviçini yemesinden daha önemli bir şeyler olabileceğini anlatmaya başlar. Hem de onun bir şovalye olduğunu hiçe sayarak. Bu ne densizlik. Şovalyemiz büyük bir iş çıkardığına ve cesaret örneği sergilediğine o kadar inanır ki; “kareli ceketli 70’lerden kalma genel yayın yönetmeni” pozlarına bürünüp, İS-Tİ-YO-RUM diye bağrınmaya başlar her yerde.

Sürekli ister, sürekli ister. Bir liberalin isteyebileceği her şeyi ister. Siyasi rant, yemyeşil kağıt parçaları, 52 yıldızlı hegemonya… Her şeyi ister. Bir kavanoz dışkının savunmasına rahatça beyaz sayfalar açar.

Bıyığın kaşıntısının ne zaman geçeceğini ve bu dönemde yaşadığı “tirajı komik” hastalığı önümüzdeki hafta Seattle muhabirimiz bildirecek. Hastalığın adı: İrini etrafa saçılan Genç Siğiller!

By Hucum Press | Eylül 2, 2008 - 10:04 pm - Posted in Dark Side Of The Moon

bvpafis.jpg

yazı ve görsel: hücumpress

Bir devrin sona ermesi zordur. Çağlar biterken sıkıntılı zamanlar geçilir. Her şeyden önce insanlar değişir. Düne kadar gündelik yaşamın tam ortasında bulunan isimler, yüzler değişiverir.

Hafızasızlaşmak yeni çağın en hızlı yayılan hastalığı zaten. Böyle bir zamanda devir değiştirmekten, çağ yıkmaktan kolay bir şey mi var? Hafife al, değersizleştir, içini boşalt ve unut.

***

Bir gün e-mail kutuma, çok ilginç bir mesaj geldi. Heyecan verici cümleler vardı. Şehirde yepyeni bir devir başlayacaktı, İstanbul baştan aşağı sesimizle yankılanacaktı. Biz Kadıköy’deki balkonumuzda İstanbul’a dair konuşacaktık. Hep bir şeyler eksik kalır ya. Böyle de olması gerekir ya. Kitapta da böyle yazar ya. Eksik kalacak ki, tekrar tekrar talep edeceksin. Tam olmaya çalışacaksın, ama olmayacak. Olmayacağını bilmekse daha kötü. Çıkış aramanın, adacıklar yaratmanın umudu nasıl olsa, yüreğinde ve aklında bir çatlak bulup ortaya çıkar.

Herkesin yolu açık olsun o vakit. Bir çatlak verene kadar bu devirde devam edip çatlağı bulduğun yerde operasyonu başlatma zamanıdır. Çağ değişince, o sıkıcı ve geride kalan çağın hafife alınmasının, değerlersizleşmesinin, içinin boşalmasının ve unutulmasının sakıncası olmaz, olmayacak da.

***

Eğrisinin doğrusuna gelmeyi alışkanlık haline getirdiği bir yaşantının içinde bir oraya bir buraya dönmekte olanlarla, hangi hapı içeceğine çoktan karar vermişlerin ‘cehaletine’ erdem muamelesi yapanlardan olmamak lazım. “Hak bildiğin yolda yalnız yürüme”nin kati gerçekliğine inanmakla beraber, o yollarda omuz omuza, dayanışarak, paylaşarak ve çoğalarak yürümenin güzelliğini hayal edebilenlerden olmak varken hele.

Hayatın hareketliliği içinde 5 milyar insan dahi olsak, çok da kalabalık bir yerlerde yaşamadığımızı anlarız. Bir tanemizden çok tane olması, biricik olanınsa horlandığı bir atmosferde bir çoğulluktan söz etmek zaten lâf-u güzaftan ibaret.

***
Şarkılar çalıyor bazen oturduğum yerlerde. Bir tesadüf oluyor ve üst üste “Sigaraya bulanmış kış geceleri” soundtrackinden şarkılar çalıyor. Herkes bir şeyler konuşurken, fonun üzerinde bir uykuya yatıyorum. Geceden çıkıyor, günün doğduğu saatlerdeki bozkır rüzgârına bırakıyorum kendimi. Kadıköy’deki balkonun fotoğrafları rüya ekranının üst bölümünden bir slayt gösterisi şeklinde geçiyor. Kareler gitgide küçülüp kayboluyor. Bir kürt kızının kahveye yatan gözlerindeki parlaklığa zum yapıyoruz. Gözlerinin içinden geçip, Patagonya’nın düz asfaltında ilerleyen mavi renk bir steyşın Renault 12’ye binmiş buluyoruz kendimizi. Bir çağın değişimine birlikte adım atışımızı görürken uyanıyorum. Gece.

Masaya bir yetmişlik Tekirdağ rakısı geliyor. Güzel güzel rakı içiyoruz. Masada üç kişiyiz ama hepimizi toplasan bir kişiyiz. Kadın peygamberimizin bize göründüğü her gün için bir yudum rakı içiyoruz. Hoşgeldin diyoruz başlayan yeni ve güzel aya. Meye yasak gelirken güzel ülkemde yudumlarımızın tükendiğini anlıyoruz. Eve gidiyorum. Tükenen yudumları gözyaşlarımdan doldurduğum rakı kadehine boşaltıyorum. Stok süre bırakıyorum kendime. Günü geldiğinde fondipleyerek gözyaşlarımı belki mavi Renault’nun bir koltuğunda da kadın peygamberimizi görüveririm diye umutlanıyorum. Her şey bir gün tam olur sanıyorum. Çağ değiştirip unutanlar değil, çağ değişirken geriye kalanlar Simurg olup kendilerine dönecekleri günü getirecek çatlağın peşine düşüyorlar. Hayalleri mi? Kırılmak için yok mu zaten?

By Hucum Press | Temmuz 18, 2008 - 12:41 pm - Posted in Dark Side Of The Moon

trt.jpg

yazı: hücumpress

Biliyoruz ki; AKP’nin insanüstü demokrasi mücadelesi ve devrimci kimliği nedeniyle, insan hakları ve özgürlükler konusunda dev adımlar atılmıştı. Konunun Avrupa Birliği’ne şık görüntü sergileyip, içerideki ulusalcıları köşeye sıkıştırmakla bir ilgisi alakası yok, AKP “Hak bildiği yolda, %47’lik bir destekle yürüyor.” Bu dev adımlardan birisi (aslında hakikaten dev adım, neden ciddiye almıyorsam) Kürtçe televizyonun serbest olması. Tabii ki devlet televizyonu olmak kayd-ı şartıyla. Bizim devlet Kürtçe televizyonu nasıl kurar diye düşündüğümüzde, televizyonculuk bürokrasisiyle karşı karşıya kalacağımız aşikârdı. Yani TRT’yle.

Bugünkü Radikal’de çıkan, Rifat Başaran imzalı haberde konuyla ilgili enteresan gelişmeler var. TRT dört koldan Kürtçe bilen, entelektüel, sicili temiz ve sabıkası olmayan sunucu arıyor ve bulamıyormuş.

İşte eksik işin neticesi. Geçen hafta Yeni Aktüel Dergisi’nde çıkan haber konuyla ilgili bir fikir verecektir. Emre Ünsallı’nın haberinde cezaevlerinde Türkçe bilmeyen yakınlarıyla konuşmasına izin verilmeyen yüzlerce mahkûm olduğundan söz ediliyordu. Haberde bir mahkûm annesi olan Fettah Karataş başından geçenleri şöyle anlatıyor: “Bir yıl önce telefon geldi, ‘Fettah arıyor’ dediler. Hepimiz telefonun başına toplandık. Sıra bana geldi. Ben telefonu aldım, ‘Oğlum nasılsın iyi misin’ der demez telefon kapandı. Uzunca bekledik, ama aramadı. Meğer ben Kürtçe konuştuğum için kapatmışlar. Sonra oğlum dilekçe vermiş ‘Anamla konuşmak istiyorum’ diye. Kabul etmemişler. Bekliyorum oğlumla konuşmak için, ama aramıyor. Fettah, cezaevinde hastadır, merak ediyorum. Sesini duyayım, halini sorayım, rahatlayayım.”

E nedir şimdi? Nasıl iş bu? Sen bu dili kanunen serbest bıraksan da fiilen yasak tutuyorsun. Ondan sonra devlet eliyle televizyon açmaya karar verdiğinde spikerlik yapacak kimse bulamıyorsun.

Biliyoruz ki; nüfus cüzdanınızda yer alan ‘doğum yeri’ sekmesinde Kürt olduğunuz konusunda fikir verecek bir şehir yazıyorsa, arka sokaklarda yürüyerek bile yeterli düzeyde risk taşıyorsunuzdur. Şimdi bu devletin derdi, Kürtçe bilen, entelektüel ve sabıkasız bir spiker bulmak oldu. Oldu!

By Hucum Press | Temmuz 17, 2008 - 11:13 am - Posted in Dark Side Of The Moon

ergen.jpg

yazı: hücumpress

Biraz edep biraz adap olur değil mi? 15 temmuz 2008 günü, eğer Tercüman Gazetesi’ni almış 30 bin kişiden biri olduysanız, karşılaştığınız şey hakkında ne düşündüğünüzü merak ediyorum açıkçası. Ben neler düşündüğümü paylaşmak istiyorum.

Ergenekon davası hakkındaki iddianame, 14 temmuz 2008 tarihinde açıklandı. Vatandaşların ne kadarlık kısmı Ergenekon Çetesi’nin ne olduğunu neye benzediğini anladı bilinmez ama, medya için çok kritik bir gündü. Herkes uzun uzun iddianameyi inceledi ve kendi ideolojisi doğrultusunda köşe yazarları değerlendirmelerde bulundu. Yine her medya kuruluşu tuttuğun safın çizgisinden konuyu yorumladı. Gayet doğal.

Fakat Tercüman Gazetesi’nin manşetinde, yukarıda görmüş olduğunuz Türkler’in Ergenekon’dan çıkışını temsil eden ilüstrasyon yer alıyordu. Üzerindeyse şu ifadeler yer alıyordu:

“İnsanlık tarihinin en büyük destanı

ERGENEKON

Türk’ün onuru gururu yiğitliği bu destanda

Sırrı Yüksel Cebeci’nin kaleminden yakında Tercüman’da. ..”

Oha derler adama… Dün Ergenekon iddianamesi açıklanmış, sen birinci sayfanda savcının sözlerini “Medyadan şikayet etti” diye aktarıyorsun, manşetine de ‘yakında’ başlayacak bir yazı dizisinin duyurumunu koyuyorsun.

Tabii ki Tercüman’ın nasıl bir gazete olduğunu biliyoruz. Ama bu kadarına yuh derler, oha derler… Ergenekon Destanı’ymış. Sen de Tercüman Efsanesisin artık, hiç kusura bakma.

Merak edenlere hatırlatayım, yazı dizisi yarın başlıyor. Haydi, halka ve olaylara nasıl tercüman olunuyor görelim.

By Hucum Press | Temmuz 10, 2008 - 2:53 pm - Posted in Dark Side Of The Moon

ayasofya.jpg

yazı: hücumpress
fotoğraf: ali güler

Bir acayip kumpas yaşanıyor. Nereye baksan doğru bir şey söylüyorlar, nereye baksan istediğin şeyler oluyormuş gibi oluyor. Sanki saçma sapan bir rüya görmek gibi. Bir kurguda ben nasıl yaşarım?

***

- Günaydın. Oooo ne güzel bir pazar kahvaltısı bu! Kim hazırladı?
- Ben hazırladım. Çay da geliyor şimdi. Sen geç otur şöyle.
- Ya otur bir çay koyma! Dinle bak. Çok acayip bir rüya gördüm.
- Dinliyorum.

“… Şimdi olaylar Türkiye’de geçiyor. Of ama inanılacak gibi değil. Şimdi böyle iki farklı medya grubundan insanlar var. Bir tarafta böyle cumhuriyetçi, sosyal demokrat tipler var. Çıkıyorlar, parti kapatma davası açıyorlar, Kürtçe konuşmak yasaklansın istiyorlar, düşünce özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılmasına karşı çıkıyorlar, Kuzey Irak’a girilmesini destekliyorlar…”

- Ay ne var bunda?
- Doğru aslında olacağı buydu… Şunları da dinle bak!

“… Şimdi Hamdullahçı bir başbakan varmış tamam mı? Bu adam da 301’i kaldırmak istiyor. Kürtçe serbest bırakılsın diyor. Darbecilerin önünün kesilmesini talep ediyor. Sonra ben bir şiir okumaya başlıyorum, bilirsin şiiri sevmem. Şöyle bir şeydi; ‘… minareler süngümüz, kubbeler miğferimiz’ falan diye devam ediyor. Rüya ya tam hatırlayamıyorum…”

- Eee, nasıl devam ediyor rüya!
- Kalanı çok gerçekçiydi. Nefes alamamaya başladım, olan bitene inanamıyordum. Tüm arkadaşlarım eşim dostum karşılıklı sıraya geçtiler. Askerde ictimaya çıkmış gibilerdi. Birine soruyorum, “Sen neden orda duruyorsun” diyorum. “Yoo ben burada durmuyorum” diyor. Diğer sırada bir iki arkadaşımı görüyorum, “Sen neden oradasın” diyorum, “Yoo ben burada değilim” diyor. Sonra uyandım ve bu nefis kokular çok iyi geldi.
- Bismillah deyip başlayalım o zaman!
- Ne diyelim?
- Bismillah!

Yeter ulaaaaaaaaaaaaan!!!!!!!!