By Hucum Press | Temmuz 15, 2008 - 9:52 am - Posted in Ed Wood

littlechildren_photos_1721-full.jpg

yazı: hücumpress

Biraz birlikte yürüme meselesi yine sanıyorum. Biraz da olsa birlikte yürüme meselesi. Az da olsa, çok az da olsa.

Ben de bazı şeyler hatırlıyorum, daha salmamıştım o zamanlar. Elimde 30-40 tane boş zaman çizelgesi vardı. Doldurulmak için en doğru zamanı beklediler, dolduramadım bazılarının üzerinde isim-şehir oyunu oynadım, bazılarının arka yüzlerini kullandım, bazılarına öyle lüzumsuz şeyler yazdım ki; okunur olmasın diye uğraştığım bile anlaşılıyor.

Ne oldu mesela başka; yağmurlu bir havada bir caddenin bir başından diğerine kadar travmatik bir yürüyüş yapmıştım. Ben daha çok konuşmuştum, aynı yöne bakabilmeye çalışıyordum.

***

Stadyumun hemen yan tarafında portatif tribünlü bir saha daha vardı. Buraya “yan saha” denirdi ve tabii ki bilmediğimiz bir de resmi ismi vardı sahanın. Sabahları buraya oturur, ardı ardına 4-5 maç izler ve her bir ‘onur mücadelesi’ başlıklı amatör öyküyü kendi gözlerimle görürdüm.

Amatör olmanın güzelliğini orada anladım, pragmatikleşen, işe koşulan her şeyin nasıl da kirlendiğini, bir amaç uğruna insanın ne hallere geldiğini oralarda ve ana sahalarda iyice gördüm.

Gördüm görüştük. Manyaklığın ve deliliğin sınırlarında yürürken mayınlara basma ihtimalini her zaman saklı tutmak gerekir. Ancak manyağa sinikten, deliye de akıllıdan daha fazla kredi açmak gerektiğini düşünüyorum. Normal dediğin normal, normlarla işi olan. Deli dediğin işi olmayan.

***

Bir soytarı şapkası havaya uçuyor, sonra dönüp tekrar başıma konuyor. Anlamlar böyle oluşuyor ve dimağıma yerleşiyor.

By Hucum Press | Mayıs 15, 2008 - 1:42 am - Posted in Ed Wood

clock.jpg

yazan: kekik

Televizyonlarda amerikan güreşi görmeye alıştım, oldukça revaçta olan bir spor. Hadi bu mesleği icra edenler oyuncular… bu sefer seyircilere takıldım;
onlar da mı oyuncu diye düşünmeden edemedim. N’oluyoruz? bu kadar mı hijyen?

Modern gladyatörler birbirine vuruyor gibi yapıyor ama seyircide binlerce yıllık bir coşku! Türkiye’deki muadili ise sabah programları.yıllar önce sabah şekeri diye bir musibet baş gösterdi ve zaman içerisinde asıl şekline kavuştu. Komşusuz kalan ev hanımları (ne demekse?) artık birbirlerinin dedikodusunu yapamaz hale geldiklerinden olsa gerek ünlülerin simüle dedikodularını yapıyorlar.

Futboldan söz etmeye gerek bile yok. Koyu bir Beşiktaş taraftarı olarak ben de kuruyla suluyu ortalama iki haftada bir karıştırmak suretiyle deşarj oluyorum… Evet clockwork orange’taki gibi.

Kubrick’i hep farklı tarzda film yaptığı için takdir edenlere ifrit oluyorum. Adamın tek bir türü olduğuna inananlardanım… İnsan.

İnsanı hangi özelliklerinden ayıramazsınız? İnsanı hangi güdüleri olmaksızın değerlendiremezsiniz? Bu soruların yanıtını fazlasıyla sistematik olarak Kubrick’te görebiliriz…
Lolita…
Eyes wide shut…
Shining…
2001: A Space Oddyssey
Full Metal Jacket…
Clockwork Orange…
Dr. Strangelove…
Spartacus…
Paths of Glory…

Hepsinde temel insanî bir nosyon ele alınmıştır. Kubrick insanı kategorize ederek anlamaya çalışmış fakat her fanî gibi o da başarısız olmuştur. Fakat çok başarılı bir başarısızdır Kubrick.

Şu anda yaşıyor olsaydı eminim kitleler üzerine bir film yapardı… Taraftarlık olgusunun milliyetçiliğin temelinde nasıl yattığını anlatırdı herhalde.

By Hucum Press | Şubat 6, 2008 - 6:22 pm - Posted in Ed Wood

yasaminkiyisinda.jpg

yazan: hücumpress

Ne zaman bir Fatih Akın filmi görsem inanılmaz bir şekilde hayatla bağlarım kopar. Hemen filmi izlemek isterim ki hayat sürsün. Yaşamın Kıyısında öyle olmadı. İsmi çok naif geldi, gidenler “güzel ama” dedi, erteledim, unuttum, saat uymadı, canım evden çıkmak istemedi, bir şey oldu izlemedim/izleyemedim.

Lâkin son derece enteresan bir gecenin sabahında yapılan güzel bir kahvaltının ardından Charlotte “Aslında bir film izleyecek zamanımız var” dedi. En sevmediğim kısım başladı, raftaki filmlerden biri seçilecekti. Charlotte, aldığı dvdlerin arasından Yaşamın Kıyısında’yı gösterdi. İzlememiştim, o da izlememiş. Teknik meseleleri üstlendikten sonra başlattık filmi.

Kurban bayramı, Trabzonlu bir baba, genç bir akademisyen, bir fahişe, bir sol örgüt üyesi, bir emekli junke, bir taze lezbiyen, Alman sahaf, kapkaççı çocuklar… Hepsi de yaşamın kıyısında. “Bir nefeslik rüzgar yetecek”…

Bir kayıkhanede olsaydık keşke… Güzel çayımızdan orada da içseydik… Ya da bambaşka bir ülkenin güneşinde, o güneşi bir daha göremeyecek gibi…

Sonra ülkücü bıyığı ve altında keçi sakalı olan arkadaşımla konuştuklarım aklıma geldi. Güzel konuştuk, iyi anlattım derdimi. Gidiyorum herkes gibi…

İçime düşen gitme fikri, anlattım da detaylıca. Burada olamamak, oraya yâr olmamak… Geçen yazı düşündüm sonra. Daha hava kararmamıştı, akşama doğru Şahika’nın terasında birer bira söyledik. Şahika’nın öyküsünü dinledim. Başka bir sürü öykü daha dinledim. Maddeyle olan bağımı kestim. Masaya bir ses kayıt cihazı bıraktım. Arada birkaç randevu kaçırdım. Yavaş yavaş insanlar bana inanmaya başladı, gidiyordum anlaşıldı…

Eski bir dostumla ahdimiz vardı. “Eyvallah” deyip gidecektik. Bir rüyanın değil, bir hasretin peşine düşecektik. Her şeyden vazgeçtik. Bir de aşk düştü mü yüreğe?

Sonra bir gece oldu, çok içtik, serhoş olduk ve bir ormanın içinden yıldızları görebildik o haldeyken. Müzik sesleri geliyordu, arada meydanlık yere gidiyor, birilerini arıyor ve bulamıyordum. Sonra bir daha geri dönemedim. Ertesi güne şehirde başladım. Bir vapura atladım, kati adımı attım.

Bayraklar sallanıyordu, kitaplar okunuyordu. Yaşamın kıyısında bizler “sürünüyordu”. Şimdilerde mi? Herkes yanına çağırıyor. Ben gidiyorum. Yaşamın diğer kıyısına…

By Hucum Press | Ocak 23, 2008 - 12:00 am - Posted in Ed Wood

kosk2.jpg

yazan: malena

Tamam itiraf ediyorum; kültürel olayları, filmleri, tiyatro oyunlarını izlemem için onları izleyip izlemeyeceğime karar vermeden önce, eleştiriler, tanıtım yazıları, arkadaş (tabi zevki bana yakın olanlar) tavsiyeleri lazım bana.

Bu defa da öyle oldu. Gazetede okudum ve  beni ziyarete gelen annemi de yanıma alarak, Tiyatrofora’nın her pazar sahnelenen, Köşk (Pavillion) oyununa gittim. Ben öyle tiyatro meraklısı, severi iyi bir izleyici falan değilim.  Beni çeken, şu meşhur Lost dizisinin senaristlerinden Craigh Wright’ın yazmış olmasıydı. Hani dizi, hayat, nedir, amacı var mıdır, iyilik, kötülük, suç, ceza, ahlak, kuantum fiziği gibi konulara ilginç kurgusuyla parmak basıyor ya, ya da bana öyle geldi sanki, geçen yaz, üç sezonu da üst üste uykusuz gecelerde seyrettim bitti. Şimdi, dördüncüyü beklerken bu oyunla karşılaşınca tabi hemen bilet aldım.

Üstelik Tiyatrofora, internet sitesinde, oyun hakkında yazarın görüşlerine de yer vermiş. Wright, oyunu hakkında demiş ki:” Hayat ne zaman artık mücadele etmeye değmez?’ Bana göre, daima mücadeleye değer. Bana öyle gelmeye başladı ki, insanlar masumken – hiç hata yapmamış genç insanlar için – mutlu sonlara ulaşmak kolay. Peki ya, çok büyük hatalar yapmış olan insanlar için? Aktarmak istediğim bir hayat görüşüm var. Fazla basite kaçmadan ve zorlukları inkâr etmeden, hayata ‘evet’ demenin nasıl bir şey olduğunu incelemek istedim. Artık genç olmayan, çuvallamış ve hatalar yapmış insanlar için, sert bir şey denemek istedim. Kimseyi affetmeyi ve hiçbir şeyi unutmayı gerektirmeyen bir yolla, telafi etme sorununu çözmenin bir yolu olup olmadığını görmek istedim. Oyunun bir sınıf yemeğinde geçmesinin nedeni ise, diğerleriyle birlikteyken, sorunlarımızın – unutmamızı gerektirmeyecek bir şekilde – daha katlanılabilir görünmesi.”

Eh bu yorum; yukarıdaki tanım gereği yaş ve deneyim konusunda pek de masum sayılamayacağım için doğrudan bana da hitap ediyordu.

Oyun mu? Açıkcası, her ikimiz de üzüntülü çıktık. Koltukların boş olmasına dertlenen annem, sahnedeki üç oyuncunun hayatlarını kazanma zorluklarıyla daha fazla ilgilendi. Oyun arasında, “Ah şimdi onlar pazar günü falan dememiş, evde çoluk çocuklarını bırakıp, kalkmış gelmişler, bu üç-beş kişinin izlediği oyundan her birine ne düşecek ki, evlerini geçindirecekler” diyerek yüreğimi parça parça eden bir yorum yaptı ki, oyunun sonunda avuçlarım patlarcasına alkışladım. Oysa zaten, bir tür meddah tekniğiyle sadece üç oyuncu tarafından ve hayal gücünü çok fazla zorlayan karakterler,dekor ve kıyafetler,  sahnede bir oyun oynandığı duygusundan kurtulmamızı zorlaştırıyordu.

Az kadrolu oyunlara itirazım olduğu sanılmasın.  Ne tek kişilik oyunlar seyrettim,  geçmişte, iki saat boyunca ağzım açık kalarak.

Köşk, bir okul partisinde, mezuniyetlerinden 20 yıl sonra bir araya gelen eski arkadaşların karşılaşmaları, hesaplaşmalar tabi merkezinde eski ama bitmemiş bir aşk hikayesi ve derin mevzular.

Oyunda çok karakter var ama, karakterlerin çoğu, kadın, erkek ve anlatıcı dahil pala bıyıklı oyuncu tarafından canlandırılıyor. Sahne, loş ışık altında seyircinin gözü önünde değişiyor. Esas adamın hâlâ aşık olduğu kadın ise yüzündeki kaygılı, üzgün ve kızgın aynı ifadeyi hiç değiştirmeden oyunun sonuna kadar koruyor. Bence kıyafet seçimi, saçların tarumar hali, 20 senedir devam eden aşkın nesnesinin bu kadın olduğuna inandıramıyor seyirciyi. Çünkü zaten karşımızdaki kabul edelim bir Ingrid Bergman (yazıyı yazanın hayranlığı nedeniyle özel bir konu) değil. Üstelik  replikler unutulabiliyor, şaşırılabiliyor ki, bende “ay şimdi herşey berbat olacak, oyun yarıda kalacak” yürek çarpıntısı bitmedi sonuna kadar.

Oysa mesela diyelim bütçe kısıtı vardı, öyle olsa da, günümüz teknolojisinde pek çok ışık, gölge oyunu, dekor ve kıyafet seçimiyle her şey daha etkileyici olabilirdi sanırım. En ipi kopartan tarafı ise bana göre, çok aşık ama sevdiği kadını yıllar önce terkedip giden müzisyenin, “playback” eşliğinde gitar çalar gibi yapıp, şarkı söyler gibi yapmasıydı ki, insanın aşık olacağı varsa da o sahnede “ay yazııııııııık” diyesi geliyor.

E şimdi bana ne oluyor yani, bir hışımla tüm bunları yazıyorum. Heralde beklediğini bulamamış olmanın ve değerli pazar tatilinin iki saatini yüzünde az önce limon yemiş ifadesiyle geçirmenin kızgınlığı. Aşkolsun bana, bu kadar da mı hoşgörüm yok hiç bir şeye. Herşey mükemmel mi hayatta? Üstelik ben bunu yazınca, annemi daha da üzeceğim, kazara bir okuyan olursa, belki gitmek istemeyecek. Öte yandan bir tarafım da şunu söylüyor; bir tatil günü, şehrin çok merkezi bir yerinde neden güzel olabilecek bir oyun bu kadar az ilgi görsün. İyi oynanmış oyunlardan herkes anlar ve ilgilerini esirgemezler. İlla büyük bütçeli ve meşhur yüzlerle donatılmış olması mı gerekli yoksa?

By Hucum Press | Ocak 13, 2008 - 1:50 am - Posted in Ed Wood

twodays.jpg

yazan: mai 

“There’s a moment in life where you can’t recover any more from another break-up. And even if this person bugs you sixty percent of the time, well you still can’t live without him. And even if he wakes you up every day by sneezing right in your face, well you love his sneezes more than anyone else’s kisses. ”

Before Sunrise/Sunset kadını Julie Delpy yönetmen koltuğundan artık neredeyse yerlisi sayılabileceğimiz bir Paris’i tekrar göstermiş. Köprü, sarı sokak lambası, pazar, taksi şoförü…Adam Goldberg adamıysa kafada Chandler Bing’in ‘meyvelerde dehidrasyon’ konusuna kafayı kırmış, geçici ev arkadaşı olarak yer etmiş vakti zamanında. Hal böyle olunca nerden çıkarsa çıksın insanda sayko-delik bir hareket beklentisi yaratıyor mizaç itibariyle.

7.1 toplamış imdb’den ben de küsürattan kaçınmadan yapıştırıyorum 6.4′ü hadi bakalım. Aşk meşk işleri işte. Sonunda slogan attı yalnız. Durum böyle olunca çiftler birbirinin elini daha bir sıktı sinemanın çıkış merdivenlerinde. Ben de bir sigara yaktım.

Sonra köşedeki marketten süt alıp eve geldim, çikolatalı süt yaptım kendime hayat devam etti.