
yazan: malena
Tamam itiraf ediyorum; kültürel olayları, filmleri, tiyatro oyunlarını izlemem için onları izleyip izlemeyeceğime karar vermeden önce, eleştiriler, tanıtım yazıları, arkadaş (tabi zevki bana yakın olanlar) tavsiyeleri lazım bana.
Bu defa da öyle oldu. Gazetede okudum ve beni ziyarete gelen annemi de yanıma alarak, Tiyatrofora’nın her pazar sahnelenen, Köşk (Pavillion) oyununa gittim. Ben öyle tiyatro meraklısı, severi iyi bir izleyici falan değilim. Beni çeken, şu meşhur Lost dizisinin senaristlerinden Craigh Wright’ın yazmış olmasıydı. Hani dizi, hayat, nedir, amacı var mıdır, iyilik, kötülük, suç, ceza, ahlak, kuantum fiziği gibi konulara ilginç kurgusuyla parmak basıyor ya, ya da bana öyle geldi sanki, geçen yaz, üç sezonu da üst üste uykusuz gecelerde seyrettim bitti. Şimdi, dördüncüyü beklerken bu oyunla karşılaşınca tabi hemen bilet aldım.
Üstelik Tiyatrofora, internet sitesinde, oyun hakkında yazarın görüşlerine de yer vermiş. Wright, oyunu hakkında demiş ki:” Hayat ne zaman artık mücadele etmeye değmez?’ Bana göre, daima mücadeleye değer. Bana öyle gelmeye başladı ki, insanlar masumken – hiç hata yapmamış genç insanlar için – mutlu sonlara ulaşmak kolay. Peki ya, çok büyük hatalar yapmış olan insanlar için? Aktarmak istediğim bir hayat görüşüm var. Fazla basite kaçmadan ve zorlukları inkâr etmeden, hayata ‘evet’ demenin nasıl bir şey olduğunu incelemek istedim. Artık genç olmayan, çuvallamış ve hatalar yapmış insanlar için, sert bir şey denemek istedim. Kimseyi affetmeyi ve hiçbir şeyi unutmayı gerektirmeyen bir yolla, telafi etme sorununu çözmenin bir yolu olup olmadığını görmek istedim. Oyunun bir sınıf yemeğinde geçmesinin nedeni ise, diğerleriyle birlikteyken, sorunlarımızın – unutmamızı gerektirmeyecek bir şekilde – daha katlanılabilir görünmesi.”
Eh bu yorum; yukarıdaki tanım gereği yaş ve deneyim konusunda pek de masum sayılamayacağım için doğrudan bana da hitap ediyordu.
Oyun mu? Açıkcası, her ikimiz de üzüntülü çıktık. Koltukların boş olmasına dertlenen annem, sahnedeki üç oyuncunun hayatlarını kazanma zorluklarıyla daha fazla ilgilendi. Oyun arasında, “Ah şimdi onlar pazar günü falan dememiş, evde çoluk çocuklarını bırakıp, kalkmış gelmişler, bu üç-beş kişinin izlediği oyundan her birine ne düşecek ki, evlerini geçindirecekler” diyerek yüreğimi parça parça eden bir yorum yaptı ki, oyunun sonunda avuçlarım patlarcasına alkışladım. Oysa zaten, bir tür meddah tekniğiyle sadece üç oyuncu tarafından ve hayal gücünü çok fazla zorlayan karakterler,dekor ve kıyafetler, sahnede bir oyun oynandığı duygusundan kurtulmamızı zorlaştırıyordu.
Az kadrolu oyunlara itirazım olduğu sanılmasın. Ne tek kişilik oyunlar seyrettim, geçmişte, iki saat boyunca ağzım açık kalarak.
Köşk, bir okul partisinde, mezuniyetlerinden 20 yıl sonra bir araya gelen eski arkadaşların karşılaşmaları, hesaplaşmalar tabi merkezinde eski ama bitmemiş bir aşk hikayesi ve derin mevzular.
Oyunda çok karakter var ama, karakterlerin çoğu, kadın, erkek ve anlatıcı dahil pala bıyıklı oyuncu tarafından canlandırılıyor. Sahne, loş ışık altında seyircinin gözü önünde değişiyor. Esas adamın hâlâ aşık olduğu kadın ise yüzündeki kaygılı, üzgün ve kızgın aynı ifadeyi hiç değiştirmeden oyunun sonuna kadar koruyor. Bence kıyafet seçimi, saçların tarumar hali, 20 senedir devam eden aşkın nesnesinin bu kadın olduğuna inandıramıyor seyirciyi. Çünkü zaten karşımızdaki kabul edelim bir Ingrid Bergman (yazıyı yazanın hayranlığı nedeniyle özel bir konu) değil. Üstelik replikler unutulabiliyor, şaşırılabiliyor ki, bende “ay şimdi herşey berbat olacak, oyun yarıda kalacak” yürek çarpıntısı bitmedi sonuna kadar.
Oysa mesela diyelim bütçe kısıtı vardı, öyle olsa da, günümüz teknolojisinde pek çok ışık, gölge oyunu, dekor ve kıyafet seçimiyle her şey daha etkileyici olabilirdi sanırım. En ipi kopartan tarafı ise bana göre, çok aşık ama sevdiği kadını yıllar önce terkedip giden müzisyenin, “playback” eşliğinde gitar çalar gibi yapıp, şarkı söyler gibi yapmasıydı ki, insanın aşık olacağı varsa da o sahnede “ay yazııııııııık” diyesi geliyor.
E şimdi bana ne oluyor yani, bir hışımla tüm bunları yazıyorum. Heralde beklediğini bulamamış olmanın ve değerli pazar tatilinin iki saatini yüzünde az önce limon yemiş ifadesiyle geçirmenin kızgınlığı. Aşkolsun bana, bu kadar da mı hoşgörüm yok hiç bir şeye. Herşey mükemmel mi hayatta? Üstelik ben bunu yazınca, annemi daha da üzeceğim, kazara bir okuyan olursa, belki gitmek istemeyecek. Öte yandan bir tarafım da şunu söylüyor; bir tatil günü, şehrin çok merkezi bir yerinde neden güzel olabilecek bir oyun bu kadar az ilgi görsün. İyi oynanmış oyunlardan herkes anlar ve ilgilerini esirgemezler. İlla büyük bütçeli ve meşhur yüzlerle donatılmış olması mı gerekli yoksa?