By Hucum Press | Eylül 5, 2008 - 3:36 pm - Posted in Pulp Fiction

kdstm.jpgyazı: kiraz dostum

Yaklaşık altı aydır bir film yazmaya çalışıyorum. Böyle elini kağıda atttığında bir çırpıda yazmaya alışkın biri için hayli zor bir tür. Yapboz yapmak gibi, odaklanma ve disiplin gerektiriyor. Bu yüzden senaryo yazmaktan çok kendimle savaşıyorum. Şöyle düşünün, yüzlerce küçük parça var ve her parçayı doğru yere koyman lazım yoksa hepsi bozuluyor. Üstelik o küçük parçaları da senin oluşturman gerekiyor. Defterler doluyor, her yerde notlar alıyorsun, kıyafetlerini özellikle cepli olanlardan seçiyorsun; yandan cepli bir pantolon, cepli bir gömlek. Çanta taşıyorsan sorun olmuyor, içine bir defter at, yürü ama benim gibi zaman zaman kollarını boşlukta serbest bırakıp yaylanarak yürümek, bulduğun ilk sakin banka, kaldırıma, cafeye oturmak istiyorsan en iyisi cepli kıyafetler. Elini atıyorsun minicik bir not defteri çıkıyor, diğer cebi yokluyorsun post-it’ler, katlanmış kağıtlar ve kırtasiyede görünce “işte cep kalemim!” diyerek üzerine atlanmış bir kalemcik.

Sokaklarda bitiveren günün sonunda eve yorgun argın gelip soyunmaya başlayınca eriyen bir kardan adam gibi dökülüyorsun. Her yerinden kağıt yağıyor. İşte bunlar yapbozun parçaları. Günler, haftalar, aylar geçiyor. Parçaların kimini atıyorsun, kimini değiştiriyorsun, kimi kayboluyor, kimi sadece akla gelen ama not alınmadan uçup giden bir fikir olarak zihninin çöplüğünde yok oluyor. Tabii kargalar bulup sana geri getirene kadar.

Disiplin ne demek hiç bilmedim. Orta sınıf bir ailenin 80’ doğumlu, eli sıcak sudan soğuk suya sokulmamış, okula gitmek istemediği günlerde “sen bilirsin” denilmiş hassas çocuğu olduğumdan mı bilinmez, tembelliği ruhuna işlemiş biri olarak hayallere dalıyorum yine. N’yapıyım, zihnim sadece hızla, çağrışımlarla çalışmak ve filmde olması gerekenleri söylemek istiyor. “Filmin başında karakter şöyledir, sonra şöyle olur sonunda da şunlar olur. Eee yazın işte!” Bir işçi gelsin tuğlalara sıvayı yapıştırsın istiyorum. İlkokulda annem yanımda oturmadığında ödev yapmak istemediğim günlerdeki gibi. “Hiç değişmemişsin” diyorum kendime. “Senden olmaz” diyerek kendimi yargılama, aşağılama yoluna giriyorum. Bu yola girince bahane bulmak çok olur, suçluları kurbanları –yani ben- bir kenara ayırırsın, yatar uyursun. Kolaydır, kolaycılıktır. “Olmaz” diyorum. “Sen aynı zamanda okul servisinin kahramanı ilan edilmiş birisin.”

Burada bir parantez açıp bu hikâyeyi anlatmalıyım size. İlkokul 2’deyim. Klasik sınav diye bişiy vardı, bilirsiniz. Öğretmen soruları okur ya da tahtaya yazar. Sen soruları kağıda geçirirsin. Sınav kağıtları okunur, dağıtılır. Eve götürürsün, ebeveynin imzalar. Matematik sınavıydı. Öğretmen denen insan özellikle matematik derslerinde birkaç kişiyi döverdi. Sınavda boş kağıt verdim. Sınav sonucum kırmızı kalemle yazılmış olarak geldi: ‘Sıfır – BAŞARISIZ’ Hiç unutmam, bir cuma günüydü. Çıkışta herkes servise doluşmuştu. Okul duvarına çıktım. Hemen aşağıda bir çöp tenekesi vardı. Servisteki öğrenciler, okulun önünde bekleşenler, servis şoförleri, herkes beni izliyordu. Sınav kağıdını çıkarıp gösterdim ve yırtmaya başladım. Önce ikiye, servis tezahürata başlamıştı bile. “Oleeyy!” Sonra dörde, sekize derken servis coştu, “Oley, Oleey!” Sınav kağıdı yüzlerce parçaya ayrıldı ve hepsini başımdan aşağıya attım, ordan da çöpe yağdılar. Kar taneleri gibi. Çığlıklar susmuyordu.

Bu anıyı düşününce kendime geliyorum, heyecanlanıyorum çok da eğleniyorum. Kendimi hatırlıyorum sanki. Bir yerlerde uyuyan, umutsuz bir yerlerimi uyandırıyor o günler. O cesaret. Bol vitaminli kocaman bir bardak meyve suyu gibi ayakta tutuyor beni. İçip yola devam ediyorum. Ha bu arada, eve gidince anneme yediğim haltı mecburen anlatmıştım. Hiç kızmamıştı, ertesi gün annemle okulun oraya gidip kağıtları attığım çöpü karıştırmıştık. Bir iki parça kağıdı da bulmuştuk. Sonra pazartesi günü annem benimle okula gelmişti. Beni korumak için. O akşam. Eve dönüp her şeyi anlattığım akşam aldığım tepki bambaşka olsaydı belki de bugün bambaşka bir insan olurdum. Kim bilir? Ya bu yazıyı yazmaya uğraşmayacak biri ya da bir aktivist. Dedim ya kim bilir?

Şimdi ise evet, bir senaryo yazıyorum. Absürd olması için ter döktüğüm bir komedi. Çingenelerin alaycı başkaldırı öyküsü. Dünyaya kıçlarıyla gülmelerinin öyküsü. Neden mi Çingeneler? Onu da bir sonraki yazıda anlatacağım.

By Hucum Press | Ağustos 30, 2008 - 10:28 am - Posted in Pulp Fiction

kayikci.jpg

yazı: hücumpress
fotoğraf: alibya

Hava kararmak üzereyken kalabalığın orta yerinde eski bir dostla buluşmak bazen fazlasıyla mutluluk verir. Birden işlek caddenin gerçek sahibi gibi hissedersin ve kimsenin bunu bilmesini istemezsin. Onlara rahat rahat bakabilmek için böylesi daha iyidir. Halleri, rolleri görmek için en güzeli çoğu zaman bir hiç olmaktır.

Ne kadar ışıklandırırsan ışıklandır karanlık Beyoğlu’nun sokakları ve caddeleri. Bir avluda oturuyor yemek yiyoruz. Karanlık iyiden iyiye çöküyor. Kalkıyoruz oradan, sokaklarına masalar atılmış, keman-darbuka ikilisinin sefere çıktığı yerlerden geçiyoruz. Hasır taburede oturmuş, birasının yanına puro yakmış bir adam oturduğu yerde göbek atmayı da başarıyor. Köşede midye satıcısı bağırıyor, arkadan gelen araba selektör yapıyor. Kaldırıma geçiyoruz, dar sokaktan geçen arabanın tepesine kültablası düşüyor. Aracın şoförü arabadan çıkıp üst kata küfür ediyor. Kültablasını pencereden fırlatan sarışın kadın “Arabana gıcık oldum” deyip ağzındaki cikletten balon yapıp patlatıyor. İlerliyoruz ve İstiklâl’e çıkıyoruz. Her yerden gürültü geliyor. Büfelere kadar hiç konuşmadan geliyoruz. Oradan taksiye atlayıp Karaköy’e gidiyoruz. İskelenin yanında birer sigara yakıyor, dumanını Kadıköy’e doğru üflüyoruz.

***

Başka kentler her gün İstanbul’a gelir. Yine Eskişehir’deyim, Eskişehir İstanbul’a doğru geliyor. Tüm trenler kaçmış, resmî hizmete mahsusum, kaçak binemiyorum. Eskişehir otogarına gidiyorum, bir otobüse biniyorum. Sakarya nehrinin kıyısında duruyoruz. Demli bir çay istiyorum, açık çay modasına bir türlü alışamadım. Anlamıyorum, açık çay içemiyorum.

Tuzla’dan Kozyatağı’na kadar trafiğin tıkalı olduğu bilgisi geliyor. Çevre yolunda İstanbul insana büyük sıkıntı veriyor. Otobüs yavaş ilerliyor, yol ışıklarının altına tanıklıklardan bir sahne yerleştiriyorum. Orada oynayan skeçleri izliyorum. Hiçbir şey havaya karışıp atmosferde kaybolmuyor. Her skeçte bir espiri, bir de sosyal mesaj fark ediyorum. Kaygılandığımı görüyorum. Bu anın üzerine bir roman yazılmalı, en azından yazılsın istiyorum.

“Sigaraya bulanmış kış geceleri” dizisine tüm zamanların en güzel görsel şöleni ödülünü veriyorum. Ardından bu diziyi ağırlaştırılmış müebbete hapsediyorum.

***

Kadıköy’ün üç yokuşundan birinin tam altında oturuyorduk. Sarhoşuz inceden. O yokuşu hızla tırmanıyoruz. Konser salonundan bir takım sesler geliyor. Ne olduğunu merak ediyoruz. Gizlice salona giriyor, sanki orada yerimiz varmış gibi iki koltuğa oturuyoruz. Konserin sonuna yetişmişiz, şimdi bir tiyatro oyunu başlıyor. Korkunç bir şey. Önce sen kaçıyorsun sonra ben. Kaçak izlediğimiz oyunu orta yerinde terk ediyoruz. Neticeye bakar mısın? Başladığı gibi bitti. Kaçak oynadığımız bir oyunu orta yerinde terk ettik. Bir ferahlamışızdır herhalde. Rüzgârlı ve yüksek bir balkondan adalara bakarken, bir sigara içip, “Sigaraya bulanmış kış geceleri”nin yeni dönem senaryosunu yazıyorsun. Yeni sezonda karakterlerden biri çıkmış, yerine hangi oyuncuyla anlaştığını merak ediyorum. Vizyon gününü sabırsızlıkla bekliyorum.

***

Ankara’nın arka mahallelerinde duran toplara sert vurma idmanı yapıyorum. Bir dozer geçiyor üzerimden, ölüyorum. Bu rüya karman çorman, ne görsem yalan. Yerimden kalkıyor, hiçbir şey olmamış gibi sofralara oturuyorum. İçtiğim cacıklar boğazımdan geçmek için diplomatik hamlelerde bulunuyor. Taraflar anlaşıyor, ikili ilişkiler zedelenmeden bir uluslar arası sorun daha başlamadan bitmiş oluyor. Sıramı bekliyorum.

***

Kadıköy, ada vapuru, deniz otobüsü… Arada Karaköy ve Galata… Arada bir parça stadyum. Hayat böyle geçiyor, hâlimden memnunum.

By Hucum Press | Ağustos 6, 2008 - 11:34 am - Posted in Pulp Fiction

gary-ibsen-my-favorite-tomato.jpg

yazı: kalem
fotoğraf: Gary Ibsen


Aziz dostum,

Mektubun yüzümü güldürdü. Düğmeler için ayrıca teşekkür ederim.

Haberlerine pek sevindim. Oradaki şamataya az biraz özendim.

Bana mektubunda senin günlerin nasıl geçiyor diye sormuşsun.

Ben de düşündüm taşındım, tam üç gün üç gece boyunca ne yazacağımı bulamadım. Sonra kediciklerimden biri elimi harş harş diye yalarken sana ne yazacağım aklımda çakıverdi. Gün dediğin sabahtır, nasıl başlarsan öyle gider. Ben de sana sabahlardan sabah beğendim. Al, buyur:

Serkisof saat yedibuçuğu bir geçe çalıyor. Sesi çok fena çınlıyor. Gece uyumak için seçtiğim ve bir kenarından bacaklarımı, bir kenarından kafamı sarkıtarak pamuk gibi bir uyku çektiğim tekli koltuktan fırlıyorum ama saati bulamıyorum. Sonra giderek azalıyor sesi. Ama serkisofun sesi giderek azalmaz ki. Üzerinde tavuk yemlenir, yanında tatlı civcivler, you know, ama aslında Denizli horozudur o tavuk dediğimiz. Yoksa nasıl böyle ötebilir. Sonra bir iki tur atınca saati buluyorum ve fark ediyorum ki kurmamışım. Güzel. Kendi kendime böyle bir mekanizma geliştirmiş olmam. Uyanmak için kafamın içine Serkisof yerleştirdim demek ki. Bu demek oluyor ki, ben kafamın içine ne istersem yerleştirebilirim.

Hazırlanmaya başlıyorum. Bugün çok özeniyorum kendime. Keşke hergün böyle olsam. Gece boyunca kan beynime hücum ettiği için yanaklarım kırmızıdır diye tahmin ediyorum ve kendimi beğene beğene hazırlanıyorum. Kıyafetlerim koza. İnsan ne giyiniyorsa odur. Akşam kelebek mi olursun tırtıl mı kalırsın, hep bu koza belirler dostum. Bu yüzden iyi bir gün geçirmek istiyorsam çok iyi giyinmeliyim. Kıyafetleri giyinince, duş alsa mıydım diyorum ama çıkarmak çok zor geliyor o yüzden kıyafetlerle giriyorum, hortumla bir güzel duş alıyorum. Hava çok sıcak olduğu için, hemen kururlar diye tahmin ediyorum ve bu ince fikirli halim beni kendime daha da hayran bırakıyor.

Güzel bir kahvaltı güne iyi başlamak için çok idealdir. Bunu sağlığına dikkat eden ve formuna özenle bakan herkes bilir. Ben mesela formumu çok sever onu karnı acıkınca beslerim. Sabah protein ağırlıklı besleneceğim tutuyor. Derhal yetiştirdiğim şeri leydi domateslerin üçünü koparıp, duvara fırlatıyorum. Duvarda çok komik patlıyorlar. Öyle bir gülüyorum ki, üç kalem pirzola ediyor. Bu sabah da doyduk çok şükür diyorum.

Sonra çantamı hazırlıyorum ağır ağır. Çanta hazırlamak zor iştir. Bir kere içine elini attın mı aradığını hemen bulabileceğin bir düzenin olacak. Diyelim ki, otuzbeş dakikada bir geçen bir otobüse binmen gerekiyor. Otobüsü durağa on metre mesafeden görüyorsun, kapılarını kapatıyor. Koşsan yetişir, hidrolikli kapısını da tıktık eder açtırırsın. İşte o anda, akbilin nerede bileceksin. Koşarak kendini heba etmiş bir insanın toplum içinde duyduğu utanca –otobüsteki herkes senin koştuğunu ve zorla onların otobüsüne bindiğini görüp seni kınıyor ve sana tiksintiyle bakıyor olacak çünkü o sırada, you know,- bir de akbilini bulamamak eklenirse o zaman bu sana ağır gelir. Bu şekilde düşünerek hazırlayacaksın çantanı. Cüzdan, anahtar, dürbün, düdük, fener, solo test, sümüksüz mendil bisküvi/büsküü/püsküüt/püsküvü bunların her biri kendi çapında hayati önem taşır.

Çantamı hazırlayınca, sıra koku sürmeye geliyor. Kendimi bir kenarda elceezimle yetiştirdiğim ve kedi köpekten sakındığım fesleğenlere sürttürüyorum. Çok güzel kokuyorum. Bugün alenen kıvılcımlar saçıyorum. Koku çok önemlidir. Mesela afet-i devran bir bayanın yanına yaklaştığında eğer kendisi -çok afedersin- bok kokuyorsa, gebbet-i devran olur gözünde. Hakeza, pek yanaşmadığın bir bayanın kokusu güzelse, you know, huri olur çıkar kendisi. Bir hare olur böyle alacalı etrafında bu cins kimselerin.

Son olarak kediler’me ve köpekler’me terkos suyu bırakıyorum ki içip içip beni ansınlar, doyamasınlar ve ben dönünce beni daha şevkli karşılasınlar.

Ayakkabılarımı özenle kelebek fiyonklayıp, kapıyı örtüp, çıkıyorum. Evet, kapıyı örterim ben, öyle nazik kaparım ki örttüm sanırsın.

Şenlikli bir gün beni bekliyor, sokaktakilerin bakışından anlıyorum.

Bu kadarla yetinmeyelim. Dersen ki akşamı da yaz, yazarım.

Mektubunu, 2 göz artı 18 kedi gözünü de sayarsan 38, hadi dedin kediler gece daha iyi görür sen onları da ikiyle çarp, yani 74, eh üç de köpek var, artı altı, etti mi sana 80.

Mektubunu 80 gözle bekliyorum.

Hörmet ederun.

Gönderen:

Hanidir Cad.

Züleyha Mah.

Francalacı Apt.

No: Bak, postacı. Bana mektup geldi mi bodruma gel postacı. Kime sorsan gösterir benim yeri postacı. Mektupları bulamadım diye geri götürme, keserim çantanın ipini postacı.

Sağmalcılar/Konstantin

Alıcı:

Surdibi

No: 8

Hisar/Konstantin

By Hucum Press | Temmuz 11, 2008 - 10:04 am - Posted in Pulp Fiction

space.jpg

yazı: hücumpress
fotoğraf: şebnem uğural

“Sıradan olmaktansa ölmeyi tercih ederim!”
K.C.

Nemli bir İstanbul gecesi, sabaha doğru ilk adımlarını atmaya başlar, sabah yaklaştıkça hava biraz serinler. O serinlik, herkes uykudayken nemli ruhların yoğunlaşmasına yol açar, sabah uyandığında güneş çıkmıştır, bacağın aksıyordur, acıdan eğilirsin yere doğru. Çimlere dokunduğunda yüzüne bir gülümseme oturur. Güneşe bakarsın ve güler yüzün… Eline dokunan şeydir.

***

Yıllar yıllar önce, bir bozkır kentinin iki tepesinden birinin tepesindeydik. Yaşlanmamış, ergen çocuklardık. Sarı ve uzlaşılması zor bir binada yıllarımızın yanışını hissederken, bir bankta sen oturuyordun ve beni yanına çağırdın. Elinde bir Roll dergisi vardı. Bilmediğimiz dünyalardan bir matbu yayındı bu. Sayfaları çevirdik, sen bilmiyorsun belki ama bu kentten kalkacak ekspreslerin habercisiydi Roll’un sayfaları. Bir dilim ekmekten kolayca vazgeçebilmenin yolunu açtın. Susuz geçecek yazlara karşı kazandığım mukavemetin sayfalarını çevirdin. Köşelerini kıvırmaya müsaade etmediğin bir yaşam çizgisinin, her sayfasına yeni bir ülkenin düşünü yazdığın yol haritalarının hüzünlü halleriydin.

***

Yine bilmezsin ya da bilirsin belki de benim için daha bilinmez bir dönemdi. Descartes’la, Sartre’la ve Machhievelli’yle aynı anda tanışmıştım. Belki de bu hallerim insanlara ondan pek anlaşılmaz gelir. Sen anlardın, anlarsın…

Anlatılacak yazlarım vardı, bir küçük çay teknesi vardı, Jazz Gır’ın bahçesi vardı, postanenin karşı sokağı vardı, Jefferson Airplane vardı… Birkaç fanzin getirmiştin, defterime bir not yazmıştın, hayır hiçbir zaman uzaklaşmadın. Bir kafede oturup bir saat sessiz kalmamızın ne demek olduğunu bir tek sen anladın. O kadar zorunluluksuz, özgür fikirli ve zarif zamanlar geldi ve gidiyor.

***

Bir tren garında oturmuştuk. “Ben burada güzel bir öykü yazdım. Çok güzel insanlar vardı, hepsi gittiler. Ben de gittim. Şimdi seninle burada otururken, o zamanlarda buralarda olmanı çok istedim” demiştim. Sen de gülümsedin, “belki şimdi burada olmak da güzeldir” dedin. Şimdi gerçekten burada olmak, her zaman güzeldir.

***
Küçük ve kapalı çevremizde, hayatla yeni yeni tanıştığımız zamanlarda, sana tuhaf mektuplar yazardım. Sen de o tuhaf şeylere, yanıtlar yazardın. Bir kağıdın arka sayfasına isim bırakıp, mektuplar  yazardım. Yıllar yılları kovaladı. Alışmanın da özlemenin de yalanlığını anlattın. Öyle basit bir şeyden söz etmiyordun. Şimdi “maddeyle bağını koparmak” diye özetleyebildiğimiz şeyin yollarında yürümekti öğrendiğim.

***
Yaşamlarımızın özel bir yerlerinde, birbirimizi canlı tutmaktı hayatta başarı denen bir şey varsa eğer. Bir defterin, bir sayfasındaki fontları unutmamak bile, canlı kalmak için bir sebepti. Unutmamak… Hafızasız olmamak… Ağır, hüzünlü ve güzel…

Askere gitmeye karar verdiğimde, bunun en mantıklı şey olduğu konusunda dört bir yandan sesler yükselirken “gitme, iyi olmaz” demeyi bilen, unutulmaz. Sessiz olduğuna inanmam, sükunetin adı sessizlik olamaz.

Haydarpaşa Garı’nda tren bileti kalmamıştı. Seviniyordum da bir taraftan ama gidecektim, kesindi. Saatleri erteledik biraz, ilk defa bu kadar çok anlatmıştın. Baktım ki; ben de doğru anlamışım.

***
Karelerini izledim penceremden, sokaklara çıktık. Bir festivalin kesişmeyen uçlarında kaldık. Bir ormanın orta yerinde oturduk. Sözler vermedik hiç, samimiyetin ne olduğunu bildik. Yolun, yolların açık olsun. En uzak ülkeye de gitsen, ne ülke ne deniz… Ne sınır ne de bir toprak… Özlem değil, mutluluk, hasret değil, heyecan… Basmadan, kırmadan, boynunu eğmeden, sessizce reddederek kurduklarını, yaşatma zamanıdır.

Deklanşörün üzerinde kalan bir parmak izidir.

By Hucum Press | Haziran 23, 2008 - 11:22 pm - Posted in Pulp Fiction

zalim.jpg

yazı – fotoğraf: hücumpress


“Varolanın bir yanından el çekilirse, varolmaktan da el çekmek gerekir; öyleyse ya yaşamaktan vazgeçmeli, ya da ‘vekaleten’ sevmekten başka türlü sevmeli.”

Albert Camus – Yaz

Kadıköy’ün ışıklı sokakları üzerime çökmüştü. Pilavcıdan uzun sokağa döndüğümüz yerde ağzım açık kaldım öylece. Vekaleten karşımda durmuş, vardiyan sona ermiş ve dönüş yoluna koyulmuştun. Sersem gibi kalmıştım, yaşamaktan vazgeçemediğimden, üzerime çöken hiçlik duygusuna vekil arıyor ama bulamıyordum.

***

Sonsuz bir ovayla yüzleşirken, konuşmaya başladık. Vekalet ettiklerimizin hesap defterini çıkarıp, alacak verecek hesabını anlamaya çalıştık. Hesabın kitabın tutulduğu bir yerde değildik, hesapların hiçbir zaman tutmadığını anladık.

Her hafta kendimi bir yolculuğun ortasında buluyordum. İşte onlardan kısa bir özet geçeyim.

Berlin-Bağdat Demiryolu

Hava çok sıcaktı. Fakat daha öncelikli bir meselem vardı ki; sabah trenine yetişmeliydim. Bir haftadır koluma saat takmıyordum. Çalar saatiyse yine yanlış kurduğumu “bu oda neden olması gerektiğinden daha aydınlık” diye irkildiğimde fark ettim. İstanbul’da bazı sabahlar uyanmak ve bir kahve hazırlayabilmek o kadar önemliydi ki; saat en geç 06.40 dediğinde uyanmış olurdum. Oysa o sabah trenin kalkmasına 20 dakika kala uyanabildim. Gece çok sarhoş yattığımdan çantamı da toplayamamıştım. Ortada ne görüyorsam çantama tıkıp, ‘yüzyılın spor olayını’ gerçekleştirerek trene yetiştim ama bilet kalmamıştı. Kaçak yolcu olarak binip, yemekli vagona oturdum. Yan masamda kıvırcık saçlı, nazik bir kadın oturuyordu. Garsona bilet alamadığını ve yolculuğunu burada sürdürüp sürdüremeyeceğini soruyordu. Bu durumu fırsat bilen garson, hemen sipariş vermesi gerektiğini söyledi. Karşıdan kaş göz işareti yaptım ve konuyu kapatması gerektiğini söyledim.

Vagonun havalandırması bozulmuştu. Hava her geçen saat biraz daha ısınıyordu. Birbirimize hikayelerimizi anlattık. Trenin uğradığı her istasyonda kendimizi aşağı atıp, birkaç nefes sigara içip, yerimize geri döndük. Genç kadın vücudundaki sıvı kaybı arttıkça ten rengini yitiriyordu. Sonra bir şeyler yiyip kendini toparlıyor, bir süre sonra ebediyen sonlanacak bu sohbete biraz daha fazla şey sığdırmaya çabalıyordu. Ben de olabildiğince uysaldım ve onun anlattıklarını anlamaya çalışıyordum. Sonra ‘Merkez İstasyonu’na geldik. Onun merkez istasyonu da buraydı. Trenin kapısından çıktıktan sonra kalabalığa karıştım, arkama bakıp onun ne yaptığına bakmadım. Sonra bir defa mektup gönderdim, hâlâ anlatacak bir şeylerin daha olduğunu biliyorduk. Ve ‘vekaleten’ de olsa, bir zaman dilimine hükmetmeyi becerdik. Sıcaktı, bunaltıcıydı, bir yol boyuydu, bir insan boyuydu. Boy verdik, parmaklarımız suyun dışında kaldı. Nefeslerimiz birbirimize akmasa da damlamıştı.

Manisa-Yeşilköy

Önce bir telefon trafiği yaşadık. İzmir’den çıkış yolunu bulmak her zaman benim için dert olmuştur. Nitekim ben bu şehri yürüyerek tanımış ve öyle sevmemiştim. Manisa’ya gittiği belli olan bir otobüsün arkasına takıldım ki; tekrar tekrar çevreyolunda dolaşmak zorunda kalmayayım. Manisa yoluna çıktıktan sonra Yeşilköy’deki dostları aradım. Önce şehir protokolüyle karşılaştım, sıkıldım ve bir an önce gri devlet odalarından uzaklaştım.

Gediz kıyısına gittik. Umudu ve kahkahaları buldum. Her öğretmen bu köye vekaleten gelmiş ama tarlalar, bağlar, bahçeler hiç vekillik etmemiş. Hem zamana hem mekana bu alanlar egemen olmuş. Bir de baktık ki; Gediz kuruyor. Gediz kirlenmiş ama başka fidanlar yetişmiş. Toprakları sularız belki dedik ama topraklar sulak. Yüzler gülüyor, hava temiz. Biraz eylem her şeyi değiştirir. Konuşuyorum, anlatıyorum, sonra susup dinliyorum. Bambaşkaymış, su akarmış yolunu bulurmuş. Biliyordum da şimdi görüyorum.

Diyarbakır

Neşemiz kaçsın istemiyorduk ama neşemiz fazlasıyla yerindeydi. Hatta bu kadar yerinde olmasına çok alışık değildik. Sonsuza baktığımız iki gece ve gerçeğin tartısındaki şiraze kaymalarına inanacak yer arıyormuşuz zaten.

Sonra kalktık, birkaç tur attıktan sonra Diyarbakır minibüslerinin olduğu alana doğru hareketlendik. Yola çıkarken rüyanın bittiği hissine kapıldık. Oysa şehre geldiğimizde her şeyin bir rüya olduğunun gerçekliğiyle fena yüzleştik. Kent bir şeylere vekalet ediyordu, alıştığımız şeyler gibiydi. Bir kubbenin altına oturdum, ardı ardına çaylar içtim. Bir hızmanın peşindeydik, hiç olmayan hızmanın. Bize anlatılan hızmanın.

Dicle’yi tepeden gören bir yere oturduk. Biraz rüzgar esince kaleme kağıda sarıldık. Sonra kalemi kağıdı yerine bırakıp, olan biteni konuşmaya başladık. İyi bir şeylerin peşine düşmüştük. Anladık ki; rüyanın biteceği yollara küseceğimiz yok. Önce kanlarımızı temizledik, sonra yeniden zehirlendik.

İstanbul

Gece saat geç. Post milliyetçi telefonun şokuyla şehre doğru yola çıktık. Ellerde bayraklar, çatılmış kaşlar. Biz oyunu sevdik, böyle oynamayı sevmedik.