yazı: kiraz dostum
Yaklaşık altı aydır bir film yazmaya çalışıyorum. Böyle elini kağıda atttığında bir çırpıda yazmaya alışkın biri için hayli zor bir tür. Yapboz yapmak gibi, odaklanma ve disiplin gerektiriyor. Bu yüzden senaryo yazmaktan çok kendimle savaşıyorum. Şöyle düşünün, yüzlerce küçük parça var ve her parçayı doğru yere koyman lazım yoksa hepsi bozuluyor. Üstelik o küçük parçaları da senin oluşturman gerekiyor. Defterler doluyor, her yerde notlar alıyorsun, kıyafetlerini özellikle cepli olanlardan seçiyorsun; yandan cepli bir pantolon, cepli bir gömlek. Çanta taşıyorsan sorun olmuyor, içine bir defter at, yürü ama benim gibi zaman zaman kollarını boşlukta serbest bırakıp yaylanarak yürümek, bulduğun ilk sakin banka, kaldırıma, cafeye oturmak istiyorsan en iyisi cepli kıyafetler. Elini atıyorsun minicik bir not defteri çıkıyor, diğer cebi yokluyorsun post-it’ler, katlanmış kağıtlar ve kırtasiyede görünce “işte cep kalemim!” diyerek üzerine atlanmış bir kalemcik.
Sokaklarda bitiveren günün sonunda eve yorgun argın gelip soyunmaya başlayınca eriyen bir kardan adam gibi dökülüyorsun. Her yerinden kağıt yağıyor. İşte bunlar yapbozun parçaları. Günler, haftalar, aylar geçiyor. Parçaların kimini atıyorsun, kimini değiştiriyorsun, kimi kayboluyor, kimi sadece akla gelen ama not alınmadan uçup giden bir fikir olarak zihninin çöplüğünde yok oluyor. Tabii kargalar bulup sana geri getirene kadar.
Disiplin ne demek hiç bilmedim. Orta sınıf bir ailenin 80’ doğumlu, eli sıcak sudan soğuk suya sokulmamış, okula gitmek istemediği günlerde “sen bilirsin” denilmiş hassas çocuğu olduğumdan mı bilinmez, tembelliği ruhuna işlemiş biri olarak hayallere dalıyorum yine. N’yapıyım, zihnim sadece hızla, çağrışımlarla çalışmak ve filmde olması gerekenleri söylemek istiyor. “Filmin başında karakter şöyledir, sonra şöyle olur sonunda da şunlar olur. Eee yazın işte!” Bir işçi gelsin tuğlalara sıvayı yapıştırsın istiyorum. İlkokulda annem yanımda oturmadığında ödev yapmak istemediğim günlerdeki gibi. “Hiç değişmemişsin” diyorum kendime. “Senden olmaz” diyerek kendimi yargılama, aşağılama yoluna giriyorum. Bu yola girince bahane bulmak çok olur, suçluları kurbanları –yani ben- bir kenara ayırırsın, yatar uyursun. Kolaydır, kolaycılıktır. “Olmaz” diyorum. “Sen aynı zamanda okul servisinin kahramanı ilan edilmiş birisin.”
Burada bir parantez açıp bu hikâyeyi anlatmalıyım size. İlkokul 2’deyim. Klasik sınav diye bişiy vardı, bilirsiniz. Öğretmen soruları okur ya da tahtaya yazar. Sen soruları kağıda geçirirsin. Sınav kağıtları okunur, dağıtılır. Eve götürürsün, ebeveynin imzalar. Matematik sınavıydı. Öğretmen denen insan özellikle matematik derslerinde birkaç kişiyi döverdi. Sınavda boş kağıt verdim. Sınav sonucum kırmızı kalemle yazılmış olarak geldi: ‘Sıfır – BAŞARISIZ’ Hiç unutmam, bir cuma günüydü. Çıkışta herkes servise doluşmuştu. Okul duvarına çıktım. Hemen aşağıda bir çöp tenekesi vardı. Servisteki öğrenciler, okulun önünde bekleşenler, servis şoförleri, herkes beni izliyordu. Sınav kağıdını çıkarıp gösterdim ve yırtmaya başladım. Önce ikiye, servis tezahürata başlamıştı bile. “Oleeyy!” Sonra dörde, sekize derken servis coştu, “Oley, Oleey!” Sınav kağıdı yüzlerce parçaya ayrıldı ve hepsini başımdan aşağıya attım, ordan da çöpe yağdılar. Kar taneleri gibi. Çığlıklar susmuyordu.
Bu anıyı düşününce kendime geliyorum, heyecanlanıyorum çok da eğleniyorum. Kendimi hatırlıyorum sanki. Bir yerlerde uyuyan, umutsuz bir yerlerimi uyandırıyor o günler. O cesaret. Bol vitaminli kocaman bir bardak meyve suyu gibi ayakta tutuyor beni. İçip yola devam ediyorum. Ha bu arada, eve gidince anneme yediğim haltı mecburen anlatmıştım. Hiç kızmamıştı, ertesi gün annemle okulun oraya gidip kağıtları attığım çöpü karıştırmıştık. Bir iki parça kağıdı da bulmuştuk. Sonra pazartesi günü annem benimle okula gelmişti. Beni korumak için. O akşam. Eve dönüp her şeyi anlattığım akşam aldığım tepki bambaşka olsaydı belki de bugün bambaşka bir insan olurdum. Kim bilir? Ya bu yazıyı yazmaya uğraşmayacak biri ya da bir aktivist. Dedim ya kim bilir?
Şimdi ise evet, bir senaryo yazıyorum. Absürd olması için ter döktüğüm bir komedi. Çingenelerin alaycı başkaldırı öyküsü. Dünyaya kıçlarıyla gülmelerinin öyküsü. Neden mi Çingeneler? Onu da bir sonraki yazıda anlatacağım.



