Warning: Cannot modify header information - headers already sent by (output started at /home/joshsorg/domains/joshstories.org/public_html/index.php:1) in /home/joshsorg/domains/joshstories.org/public_html/wp-atom.php on line 8
JOSH STORIES Another Day With a Brilliant Light Of Mind 2008-09-05T22:25:16Z Copyright 2008 WordPress Hucum Press <![CDATA[Bir İstanbul asıllı New Yorker’ın Notları I]]> http://www.joshstories.org/bir-istanbul-asilli-new-yorker%e2%80%99in-notlari-i 2008-09-05T21:59:19Z 2008-09-05T21:59:19Z Sex and The City nyshcri.jpgyazı-fotoğraf: she cries

Buraya geleli 10 gün oluyor. Zaman çok hızlı geçiyor. Bu iyi mi kötü mü bilmiyorum. Hiçbir şey yapmaya vaktim kalmıyor. Geçen gün şüphelendim, türk saatini yanıma koydum inceledim aynı zamanda mı dakika değiştiriyorlar diye. Biliyorum çok saçma ama cidden kuşkuya düştüm. Neyse şimdi kısa özetim için hazır olun ve dikkatlice okuyun, arada sınav yapacağım.

Geldiğimden beri pek ağlamadım ama benim dışımda, kaldığım yurttaki herkes odasından gözleri şiş çıkıyor, dayanıklı çıktım, belki sonradan gelir bana da. Ama kendimi özellikle duygusal müziklerden, yazılardan falan uzak tutuyorum.

Kuzenim Oğuz çok komik bir insan, geçen de telefon kartım için Türkiye’yi aradığında kodlama yaparken c yi cacık, r yi rakı, s yi simit diye kodladı, çok özlemiş Türkiye’yi. Arabayı nereye koysak polis gelip ceza yazıyor, 200 dolarlık ceza yedik en sonunda polisi kandırmak için sabah yediğimiz cezayı cama sıkıştırdık, döndüğümüzde camın diğer tarafında yeni bir ceza vardı. Oğuz bugun ayrılıp kendi evine, Washington’a döndü, beni bırakırken ağlamaya başladı.

Kaldığım yurt bir Yahudi yurdu. Oda arkadaşım Teksas’lı Şükran. Adı Grace olduğu için kendisine Şükran ismini uygun gördüm. Annesi Meksikali babası İtalyan. Sigara içmiyor ve biraz aptal “America is too conservative, but i am very liberal; for example I had sex with my ex” cumlesi kendisine ait. Ve iki sene önce gittikleri okul partisinde arkadaşlarıyla nasıl eğlendiğini anlatacak kadar asosyal biraz ama en azından Bush’u sevmiyor. O evde yokken gizli gizli sigara içiyorum. Çok fazla konuştuğu ve sabahları çok neşeli uyandığı için ona ekstradan kıl oluyorum. Kimseyle fazla konuşmuyordum, dün bi çenem açıldı, Grace “benimle konuştuğun için onur duydum” dedi nasıl bi izlenim verdiysem kıza artık.

Kendisinin Amerika’nın ona cok iyi yaşam koşulları sunduğunu düşünüyor olması ayrıca garip çünkü hayatını tehlikeye atan bir böbrek taşı hastalığı var, ancak bunun için dört senedir doktora gidemiyor çünkü burda doktorlar acayip pahali ve doktora gidebilmek için şu an sağlık sigortası veren bir yerde çalışıyor. Dedim ki, “bizde koşulları kötü olsa da devlet hastaneleri var kimse parasız olduğu için dışarı atılmaz”, reklam yaptım “vaay” dedi. Amerika’da hastaneye yatıp paranı ödeyemezsen neyin varsa iş sigortası ev araba kredi kartı her şeyine el koyuluyormuş.

Bunun dışında sevgili Amerikalı arkadaşım John Lennon’ı tanımıyor. Burada her yerde koreliler, japonlar ve çinliler var ama en çok koreli var hepsi heroes’daki hiro’nun aynısı.

Bizim katta her gün birisi yemek yapıyor ama ben yapamayacağım için onların yemeğinden de yemiyorum. Bu akşam koreli bir kızın sırasıydı garip yemekler yapıp bana da verdi, iğrençti.

Dün yurtta aşağı kata iniyorduk bir de baktım yaşlı bir amca 90’larında yurt gençlerine film gecesi düzenlemiş, kolalar cipsler falan almış, ama kimse gelmemiş filme bakıyordu öyle tek başına birden içim çok burkuldu ağlamaya başladım. Grace anlam veremedi dedene mi benzettin falan dedi. Sonra içeri girip onla film izledik. Amca çok sevindi bize kola verdi.

Columbia Üniversitesi gerçekten muhteşem. Koskocaman bir arazide Harlem’de. Yemyeşil, ağaçlarda bir sürü sincaplar var ve birbirlerini kovalayıp duruyorlar, binalar ve kütüphane de gerçekten başarılı. Bugün, dün girdiğim sınavın sonucunu aldım sekiz level var, sekiz en üst level ben altıncı olmuşum. Bu başarıyı asyalıların korkunç ingilizcelerine bağlıyorum. Sonra sınıfa girdim bir de ne göreyim 18 kişiyiz, 14 ‘ü koreli, bir japon, bir çinli ve iki türk.

Sınıfta herkes kendine istediği adı takabiliyor ama değiştirmemek suretiyle. Bir koreli çocuk kendine Hiro dedi çok güldüm. Hocamız sevimli bir kadın. Ben bugün bi Koreliyle grup olarak çalıştım, o da iyi bir çocuktu şehrini anlattı. Bütün Asyalılar son derece terbiyeli ve hiç edepsiz değiller hehehe! Hoca sınıftan çıkmadan toparlanmaya başlamıyorlar mesela.

Bu arada bugun metroda çok kötü bir olay yaşadım. Çok kalabalıktı. Siyah yaşlı bir kadınla beyaz bir kadın yan yana oturuyodu ama aralarında sığabileceğim kadar, biraz boşluk vardı ben de siyah kadına “oturabilir miyim” dedim kadın “sorry” dedi ve kalkıp bana bıraktı yerini ve ayakta durdu. Eskiden beyazlar varsa zenciler ayakta durmak zorundaydı ya sanki öyle anladı gibime geldi ve sanırım öyle anladı. Yerin dibine geçtim ama bir şey de diyemedim, bütün zenciler bana kötü kötü baktılar. İlk durakta indim.

Bunlar dışında sürekli abuk sabuk şeyler alıp duruyorum ve anlamadığım ingilizce
kitapları okumaya çalışıyorum.

Şu ana kadar Amerika hakkında öğrendiğim en saçma şeyler ve diğer çıkarımlarım şunlar:

Yurtdışındayken amerikalılar kendilerine kanadalı diyorlarmış güvenlik için, Amerikalıları kimse sevmiyor ya.

Eğer 1 mertre yakınında insanların oturduğu bir yere açılan duvar varsa sigara içemiyorsun, çıldırıcam. Hiçbir restorantın bahçesinde sigara içilmiyor.

Sokakta içki içmek yasak olduğu gibi kapalı içki şişesi taşımak bile yasak, bakkaldan bira alıp eve gidemezsin illa içini göstermeyen torbalara koymak zorundasın. Biz de olsa şeriat geldi diye bağırmaya başlarız.

Metrolar feci derecede sıcak rutubetli iğrenç pis, metroların içi klimalı ama bekleme yerlerinde gercekten cok rahat fenalık geçirilebilir, binlerce insan aynı anda o istasyonlara giriyor.

Telefon ederken karşı taraf telefonu açmadan daha para yazmaya başlıyor.

İnsanlar yapmacık, fazla samimi çok yüzeysel.

TV de Irak Savaşı oldukça çok konuşuluyor. Muhalifler çoğunlukta. Bush’u seven kimseye rastlamadım henüz.

Taksiler bahşiş alıyor, ben vermem dedim kendi kendime. Vermeden iniyordum ki adam istedi yüzsüz ben de “aa what is a tip?” dedim hehehe.

Yolda insanlar yanına gelip konuşmaya başlıyorlar, anlamadığım şeyler anlatıyorlar, sorular soruyorlar uzun uzun sonra gidiyorlar. Bir kadın gelip reenkarnasyon çin min bir şeyler anlattı, toplumca delirmiş olduklarını düşünüyorum.

Hybrid denilen bir araba türü var burda elektirikle çalışıyor. Çok az benzin koyuyorsun elektirik üretiyor, baya bir yaygın. İlginç.

Yemek porsiyonları inanılmaz büyük, her şey cok büyük süpermarketlerde bile cipsler sütler vs her şey bizimkinin iki katı kadar insanın yiyesi gelmiyor.

Facebook accountları bile gizli burda çalışanların çünkü her şey kontrol ediliyor işveren tarafından ve mesela facebookta uygunsuz bir resim ya da yazı görürlerse bu kovulma nedeni olabiliyormuş. Çok sıkıcı.

Gayet ucuza manikürcüler buldum.
Bilgisayarlar yarı fiyata.
Herkes kurallara uyuyor.
Ülkemizin kural tanımaz insanları buraya bin basar.

]]>
Hucum Press <![CDATA[Bir yazar müsvettesinin anıları Volume I]]> http://www.joshstories.org/bir-yazar-musvettesinin-anilari-volume-i 2008-09-05T13:36:13Z 2008-09-05T13:36:13Z Pulp Fiction kdstm.jpgyazı: kiraz dostum

Yaklaşık altı aydır bir film yazmaya çalışıyorum. Böyle elini kağıda atttığında bir çırpıda yazmaya alışkın biri için hayli zor bir tür. Yapboz yapmak gibi, odaklanma ve disiplin gerektiriyor. Bu yüzden senaryo yazmaktan çok kendimle savaşıyorum. Şöyle düşünün, yüzlerce küçük parça var ve her parçayı doğru yere koyman lazım yoksa hepsi bozuluyor. Üstelik o küçük parçaları da senin oluşturman gerekiyor. Defterler doluyor, her yerde notlar alıyorsun, kıyafetlerini özellikle cepli olanlardan seçiyorsun; yandan cepli bir pantolon, cepli bir gömlek. Çanta taşıyorsan sorun olmuyor, içine bir defter at, yürü ama benim gibi zaman zaman kollarını boşlukta serbest bırakıp yaylanarak yürümek, bulduğun ilk sakin banka, kaldırıma, cafeye oturmak istiyorsan en iyisi cepli kıyafetler. Elini atıyorsun minicik bir not defteri çıkıyor, diğer cebi yokluyorsun post-it’ler, katlanmış kağıtlar ve kırtasiyede görünce “işte cep kalemim!” diyerek üzerine atlanmış bir kalemcik.

Sokaklarda bitiveren günün sonunda eve yorgun argın gelip soyunmaya başlayınca eriyen bir kardan adam gibi dökülüyorsun. Her yerinden kağıt yağıyor. İşte bunlar yapbozun parçaları. Günler, haftalar, aylar geçiyor. Parçaların kimini atıyorsun, kimini değiştiriyorsun, kimi kayboluyor, kimi sadece akla gelen ama not alınmadan uçup giden bir fikir olarak zihninin çöplüğünde yok oluyor. Tabii kargalar bulup sana geri getirene kadar.

Disiplin ne demek hiç bilmedim. Orta sınıf bir ailenin 80’ doğumlu, eli sıcak sudan soğuk suya sokulmamış, okula gitmek istemediği günlerde “sen bilirsin” denilmiş hassas çocuğu olduğumdan mı bilinmez, tembelliği ruhuna işlemiş biri olarak hayallere dalıyorum yine. N’yapıyım, zihnim sadece hızla, çağrışımlarla çalışmak ve filmde olması gerekenleri söylemek istiyor. “Filmin başında karakter şöyledir, sonra şöyle olur sonunda da şunlar olur. Eee yazın işte!” Bir işçi gelsin tuğlalara sıvayı yapıştırsın istiyorum. İlkokulda annem yanımda oturmadığında ödev yapmak istemediğim günlerdeki gibi. “Hiç değişmemişsin” diyorum kendime. “Senden olmaz” diyerek kendimi yargılama, aşağılama yoluna giriyorum. Bu yola girince bahane bulmak çok olur, suçluları kurbanları –yani ben- bir kenara ayırırsın, yatar uyursun. Kolaydır, kolaycılıktır. “Olmaz” diyorum. “Sen aynı zamanda okul servisinin kahramanı ilan edilmiş birisin.”

Burada bir parantez açıp bu hikâyeyi anlatmalıyım size. İlkokul 2’deyim. Klasik sınav diye bişiy vardı, bilirsiniz. Öğretmen soruları okur ya da tahtaya yazar. Sen soruları kağıda geçirirsin. Sınav kağıtları okunur, dağıtılır. Eve götürürsün, ebeveynin imzalar. Matematik sınavıydı. Öğretmen denen insan özellikle matematik derslerinde birkaç kişiyi döverdi. Sınavda boş kağıt verdim. Sınav sonucum kırmızı kalemle yazılmış olarak geldi: ‘Sıfır – BAŞARISIZ’ Hiç unutmam, bir cuma günüydü. Çıkışta herkes servise doluşmuştu. Okul duvarına çıktım. Hemen aşağıda bir çöp tenekesi vardı. Servisteki öğrenciler, okulun önünde bekleşenler, servis şoförleri, herkes beni izliyordu. Sınav kağıdını çıkarıp gösterdim ve yırtmaya başladım. Önce ikiye, servis tezahürata başlamıştı bile. “Oleeyy!” Sonra dörde, sekize derken servis coştu, “Oley, Oleey!” Sınav kağıdı yüzlerce parçaya ayrıldı ve hepsini başımdan aşağıya attım, ordan da çöpe yağdılar. Kar taneleri gibi. Çığlıklar susmuyordu.

Bu anıyı düşününce kendime geliyorum, heyecanlanıyorum çok da eğleniyorum. Kendimi hatırlıyorum sanki. Bir yerlerde uyuyan, umutsuz bir yerlerimi uyandırıyor o günler. O cesaret. Bol vitaminli kocaman bir bardak meyve suyu gibi ayakta tutuyor beni. İçip yola devam ediyorum. Ha bu arada, eve gidince anneme yediğim haltı mecburen anlatmıştım. Hiç kızmamıştı, ertesi gün annemle okulun oraya gidip kağıtları attığım çöpü karıştırmıştık. Bir iki parça kağıdı da bulmuştuk. Sonra pazartesi günü annem benimle okula gelmişti. Beni korumak için. O akşam. Eve dönüp her şeyi anlattığım akşam aldığım tepki bambaşka olsaydı belki de bugün bambaşka bir insan olurdum. Kim bilir? Ya bu yazıyı yazmaya uğraşmayacak biri ya da bir aktivist. Dedim ya kim bilir?

Şimdi ise evet, bir senaryo yazıyorum. Absürd olması için ter döktüğüm bir komedi. Çingenelerin alaycı başkaldırı öyküsü. Dünyaya kıçlarıyla gülmelerinin öyküsü. Neden mi Çingeneler? Onu da bir sonraki yazıda anlatacağım.

]]>
Hucum Press <![CDATA[A.A.’nın hazin öyküsü]]> http://www.joshstories.org/aa%e2%80%99nin-hazin-oykusu 2008-09-03T22:12:31Z 2008-09-03T22:12:31Z Dark Side Of The Moon umbrella_man_beard.jpgyazı: hücumpress

Bu hikayede anlatılanların gerçek olması mümkün müdür yahu? Yok canım!

A.A. bıyıkları yeni terlemeye başlamış bir gençken, o bıyıkların otoriter bir el tarafından çekiştirilmesiyle, kendini dünyayı değiştirecek bir şovalye olarak görecek bir şizofreni hastasına dönüşür. Şimdi size onun öyküsünü anlatacağım.

Bir aile geleneği olarak yazıyla çiziyle yakın ilişki kuran A.A. küçük yaşta dünyanın kurallarıyla barışır. Askeri idare dönemi öncesinde sesi soluğu çıkmayan A.A. Türkiye’nin liberal patlama yaptığı 80’li yıllarda iyi bir çıkış yakalar. Özellikle Türkiye’nin ilk özel televizyonunda asık suratına, iki elle tutulmuş bir ince tükenmez kalem eklediği jestlerin, konuştukları ve sorduklarının anlamlarını beşe katladığını düşündüğü bir politik sıkıştırma programı yapar. Tanınırlığı zaten yüksek olan A.A. şöhret basamaklarında da hızlı bir tırmanış yaşamaya başlar.

Liberalizmin kavanoz diplerinde gezen A.A. kadınlara da pek düşkün bir insandır. Yeri geldiğinde sıra dışı olmak adına öyle köşe yazıları yazar ki; bir kadınla 100 dolar değerinde bir sevişme yaşamaya övgüler düzmek son derece olağan bir tavırdır.

Sonra bakar görür ki; bu gazetecilik, köşe yazarlığı iş değil. Şatosuna çıkıp roman yazarı olmaya karar verir. Dönemdaşları ülkeye Nobel getirirken, A.A.’nın fotoğrafları üzerine “Best seller” damgaları iner. Eh, o etiketleri yapıştıranlar da haksız sayılmaz. Bir liberal tabii ki “En çok satan”dır. 1 milyon defa satar, yanlış anlamayın satan romanlar.

Bu sırada ülkenin en büyük medya kartelinin amiral gemisinde pazar yazıları yazmayı da sürdürür. Romanlarında “aşkı en iyi anlatan” yazar olduğunu gösteren A.A. , “içinde insana dokunan bir şeyler” olan pazar yazılarıyla hayranlarına hayran katar. Bir kardelen gibidir.

Fakat artık beyaz sakallara karışmış bıyıklar yeniden kaşınmaya başlar. Kaşıntı bu; akla girince aklından başka bir şey geçmemeye başlar. A.A. ülke medyasının tanışmadığı tuhaflıkları insanların huzuruna çıkaracak olan Sahaf gazetesini, sahaf bir ortakla beraber piyasaya sürer. AAAAAA… Bir bakarız A.A. eski iş yerinin en büyük düşmanı olmuş. İkitelli’nin yüksek medya kulelerinin savunulacak bir yanı yoktur. A.A. o boş kaleye nereden vursa gol olur.

Bağımsız gazetecilik kolay değil. Çat kapı gelir insanlar ve A.A.’nın sandviçini yemesinden daha önemli bir şeyler olabileceğini anlatmaya başlar. Hem de onun bir şovalye olduğunu hiçe sayarak. Bu ne densizlik. Şovalyemiz büyük bir iş çıkardığına ve cesaret örneği sergilediğine o kadar inanır ki; “kareli ceketli 70’lerden kalma genel yayın yönetmeni” pozlarına bürünüp, İS-Tİ-YO-RUM diye bağrınmaya başlar her yerde.

Sürekli ister, sürekli ister. Bir liberalin isteyebileceği her şeyi ister. Siyasi rant, yemyeşil kağıt parçaları, 52 yıldızlı hegemonya… Her şeyi ister. Bir kavanoz dışkının savunmasına rahatça beyaz sayfalar açar.

Bıyığın kaşıntısının ne zaman geçeceğini ve bu dönemde yaşadığı “tirajı komik” hastalığı önümüzdeki hafta Seattle muhabirimiz bildirecek. Hastalığın adı: İrini etrafa saçılan Genç Siğiller!

]]>
Hucum Press <![CDATA[Bir çağ nasıl değişir?]]> http://www.joshstories.org/bir-cag-nasil-degisir 2008-09-02T20:04:35Z 2008-09-02T20:04:35Z Dark Side Of The Moon bvpafis.jpg

yazı ve görsel: hücumpress

Bir devrin sona ermesi zordur. Çağlar biterken sıkıntılı zamanlar geçilir. Her şeyden önce insanlar değişir. Düne kadar gündelik yaşamın tam ortasında bulunan isimler, yüzler değişiverir.

Hafızasızlaşmak yeni çağın en hızlı yayılan hastalığı zaten. Böyle bir zamanda devir değiştirmekten, çağ yıkmaktan kolay bir şey mi var? Hafife al, değersizleştir, içini boşalt ve unut.

***

Bir gün e-mail kutuma, çok ilginç bir mesaj geldi. Heyecan verici cümleler vardı. Şehirde yepyeni bir devir başlayacaktı, İstanbul baştan aşağı sesimizle yankılanacaktı. Biz Kadıköy’deki balkonumuzda İstanbul’a dair konuşacaktık. Hep bir şeyler eksik kalır ya. Böyle de olması gerekir ya. Kitapta da böyle yazar ya. Eksik kalacak ki, tekrar tekrar talep edeceksin. Tam olmaya çalışacaksın, ama olmayacak. Olmayacağını bilmekse daha kötü. Çıkış aramanın, adacıklar yaratmanın umudu nasıl olsa, yüreğinde ve aklında bir çatlak bulup ortaya çıkar.

Herkesin yolu açık olsun o vakit. Bir çatlak verene kadar bu devirde devam edip çatlağı bulduğun yerde operasyonu başlatma zamanıdır. Çağ değişince, o sıkıcı ve geride kalan çağın hafife alınmasının, değerlersizleşmesinin, içinin boşalmasının ve unutulmasının sakıncası olmaz, olmayacak da.

***

Eğrisinin doğrusuna gelmeyi alışkanlık haline getirdiği bir yaşantının içinde bir oraya bir buraya dönmekte olanlarla, hangi hapı içeceğine çoktan karar vermişlerin ‘cehaletine’ erdem muamelesi yapanlardan olmamak lazım. “Hak bildiğin yolda yalnız yürüme”nin kati gerçekliğine inanmakla beraber, o yollarda omuz omuza, dayanışarak, paylaşarak ve çoğalarak yürümenin güzelliğini hayal edebilenlerden olmak varken hele.

Hayatın hareketliliği içinde 5 milyar insan dahi olsak, çok da kalabalık bir yerlerde yaşamadığımızı anlarız. Bir tanemizden çok tane olması, biricik olanınsa horlandığı bir atmosferde bir çoğulluktan söz etmek zaten lâf-u güzaftan ibaret.

***
Şarkılar çalıyor bazen oturduğum yerlerde. Bir tesadüf oluyor ve üst üste “Sigaraya bulanmış kış geceleri” soundtrackinden şarkılar çalıyor. Herkes bir şeyler konuşurken, fonun üzerinde bir uykuya yatıyorum. Geceden çıkıyor, günün doğduğu saatlerdeki bozkır rüzgârına bırakıyorum kendimi. Kadıköy’deki balkonun fotoğrafları rüya ekranının üst bölümünden bir slayt gösterisi şeklinde geçiyor. Kareler gitgide küçülüp kayboluyor. Bir kürt kızının kahveye yatan gözlerindeki parlaklığa zum yapıyoruz. Gözlerinin içinden geçip, Patagonya’nın düz asfaltında ilerleyen mavi renk bir steyşın Renault 12’ye binmiş buluyoruz kendimizi. Bir çağın değişimine birlikte adım atışımızı görürken uyanıyorum. Gece.

Masaya bir yetmişlik Tekirdağ rakısı geliyor. Güzel güzel rakı içiyoruz. Masada üç kişiyiz ama hepimizi toplasan bir kişiyiz. Kadın peygamberimizin bize göründüğü her gün için bir yudum rakı içiyoruz. Hoşgeldin diyoruz başlayan yeni ve güzel aya. Meye yasak gelirken güzel ülkemde yudumlarımızın tükendiğini anlıyoruz. Eve gidiyorum. Tükenen yudumları gözyaşlarımdan doldurduğum rakı kadehine boşaltıyorum. Stok süre bırakıyorum kendime. Günü geldiğinde fondipleyerek gözyaşlarımı belki mavi Renault’nun bir koltuğunda da kadın peygamberimizi görüveririm diye umutlanıyorum. Her şey bir gün tam olur sanıyorum. Çağ değiştirip unutanlar değil, çağ değişirken geriye kalanlar Simurg olup kendilerine dönecekleri günü getirecek çatlağın peşine düşüyorlar. Hayalleri mi? Kırılmak için yok mu zaten?

]]>
Hucum Press <![CDATA[Hayat böyle geçiyor]]> http://www.joshstories.org/hayat-boyle-geciyor 2008-08-30T08:28:03Z 2008-08-30T08:28:03Z Pulp Fiction kayikci.jpg

yazı: hücumpress
fotoğraf: alibya

Hava kararmak üzereyken kalabalığın orta yerinde eski bir dostla buluşmak bazen fazlasıyla mutluluk verir. Birden işlek caddenin gerçek sahibi gibi hissedersin ve kimsenin bunu bilmesini istemezsin. Onlara rahat rahat bakabilmek için böylesi daha iyidir. Halleri, rolleri görmek için en güzeli çoğu zaman bir hiç olmaktır.

Ne kadar ışıklandırırsan ışıklandır karanlık Beyoğlu’nun sokakları ve caddeleri. Bir avluda oturuyor yemek yiyoruz. Karanlık iyiden iyiye çöküyor. Kalkıyoruz oradan, sokaklarına masalar atılmış, keman-darbuka ikilisinin sefere çıktığı yerlerden geçiyoruz. Hasır taburede oturmuş, birasının yanına puro yakmış bir adam oturduğu yerde göbek atmayı da başarıyor. Köşede midye satıcısı bağırıyor, arkadan gelen araba selektör yapıyor. Kaldırıma geçiyoruz, dar sokaktan geçen arabanın tepesine kültablası düşüyor. Aracın şoförü arabadan çıkıp üst kata küfür ediyor. Kültablasını pencereden fırlatan sarışın kadın “Arabana gıcık oldum” deyip ağzındaki cikletten balon yapıp patlatıyor. İlerliyoruz ve İstiklâl’e çıkıyoruz. Her yerden gürültü geliyor. Büfelere kadar hiç konuşmadan geliyoruz. Oradan taksiye atlayıp Karaköy’e gidiyoruz. İskelenin yanında birer sigara yakıyor, dumanını Kadıköy’e doğru üflüyoruz.

***

Başka kentler her gün İstanbul’a gelir. Yine Eskişehir’deyim, Eskişehir İstanbul’a doğru geliyor. Tüm trenler kaçmış, resmî hizmete mahsusum, kaçak binemiyorum. Eskişehir otogarına gidiyorum, bir otobüse biniyorum. Sakarya nehrinin kıyısında duruyoruz. Demli bir çay istiyorum, açık çay modasına bir türlü alışamadım. Anlamıyorum, açık çay içemiyorum.

Tuzla’dan Kozyatağı’na kadar trafiğin tıkalı olduğu bilgisi geliyor. Çevre yolunda İstanbul insana büyük sıkıntı veriyor. Otobüs yavaş ilerliyor, yol ışıklarının altına tanıklıklardan bir sahne yerleştiriyorum. Orada oynayan skeçleri izliyorum. Hiçbir şey havaya karışıp atmosferde kaybolmuyor. Her skeçte bir espiri, bir de sosyal mesaj fark ediyorum. Kaygılandığımı görüyorum. Bu anın üzerine bir roman yazılmalı, en azından yazılsın istiyorum.

“Sigaraya bulanmış kış geceleri” dizisine tüm zamanların en güzel görsel şöleni ödülünü veriyorum. Ardından bu diziyi ağırlaştırılmış müebbete hapsediyorum.

***

Kadıköy’ün üç yokuşundan birinin tam altında oturuyorduk. Sarhoşuz inceden. O yokuşu hızla tırmanıyoruz. Konser salonundan bir takım sesler geliyor. Ne olduğunu merak ediyoruz. Gizlice salona giriyor, sanki orada yerimiz varmış gibi iki koltuğa oturuyoruz. Konserin sonuna yetişmişiz, şimdi bir tiyatro oyunu başlıyor. Korkunç bir şey. Önce sen kaçıyorsun sonra ben. Kaçak izlediğimiz oyunu orta yerinde terk ediyoruz. Neticeye bakar mısın? Başladığı gibi bitti. Kaçak oynadığımız bir oyunu orta yerinde terk ettik. Bir ferahlamışızdır herhalde. Rüzgârlı ve yüksek bir balkondan adalara bakarken, bir sigara içip, “Sigaraya bulanmış kış geceleri”nin yeni dönem senaryosunu yazıyorsun. Yeni sezonda karakterlerden biri çıkmış, yerine hangi oyuncuyla anlaştığını merak ediyorum. Vizyon gününü sabırsızlıkla bekliyorum.

***

Ankara’nın arka mahallelerinde duran toplara sert vurma idmanı yapıyorum. Bir dozer geçiyor üzerimden, ölüyorum. Bu rüya karman çorman, ne görsem yalan. Yerimden kalkıyor, hiçbir şey olmamış gibi sofralara oturuyorum. İçtiğim cacıklar boğazımdan geçmek için diplomatik hamlelerde bulunuyor. Taraflar anlaşıyor, ikili ilişkiler zedelenmeden bir uluslar arası sorun daha başlamadan bitmiş oluyor. Sıramı bekliyorum.

***

Kadıköy, ada vapuru, deniz otobüsü… Arada Karaköy ve Galata… Arada bir parça stadyum. Hayat böyle geçiyor, hâlimden memnunum.

]]>
Hucum Press <![CDATA[Züleyha’nın düşkünü]]> http://www.joshstories.org/zuleyhanin-duskunu 2008-08-06T09:34:43Z 2008-08-06T09:34:43Z Pulp Fiction gary-ibsen-my-favorite-tomato.jpg

yazı: kalem
fotoğraf: Gary Ibsen


Aziz dostum,

Mektubun yüzümü güldürdü. Düğmeler için ayrıca teşekkür ederim.

Haberlerine pek sevindim. Oradaki şamataya az biraz özendim.

Bana mektubunda senin günlerin nasıl geçiyor diye sormuşsun.

Ben de düşündüm taşındım, tam üç gün üç gece boyunca ne yazacağımı bulamadım. Sonra kediciklerimden biri elimi harş harş diye yalarken sana ne yazacağım aklımda çakıverdi. Gün dediğin sabahtır, nasıl başlarsan öyle gider. Ben de sana sabahlardan sabah beğendim. Al, buyur:

Serkisof saat yedibuçuğu bir geçe çalıyor. Sesi çok fena çınlıyor. Gece uyumak için seçtiğim ve bir kenarından bacaklarımı, bir kenarından kafamı sarkıtarak pamuk gibi bir uyku çektiğim tekli koltuktan fırlıyorum ama saati bulamıyorum. Sonra giderek azalıyor sesi. Ama serkisofun sesi giderek azalmaz ki. Üzerinde tavuk yemlenir, yanında tatlı civcivler, you know, ama aslında Denizli horozudur o tavuk dediğimiz. Yoksa nasıl böyle ötebilir. Sonra bir iki tur atınca saati buluyorum ve fark ediyorum ki kurmamışım. Güzel. Kendi kendime böyle bir mekanizma geliştirmiş olmam. Uyanmak için kafamın içine Serkisof yerleştirdim demek ki. Bu demek oluyor ki, ben kafamın içine ne istersem yerleştirebilirim.

Hazırlanmaya başlıyorum. Bugün çok özeniyorum kendime. Keşke hergün böyle olsam. Gece boyunca kan beynime hücum ettiği için yanaklarım kırmızıdır diye tahmin ediyorum ve kendimi beğene beğene hazırlanıyorum. Kıyafetlerim koza. İnsan ne giyiniyorsa odur. Akşam kelebek mi olursun tırtıl mı kalırsın, hep bu koza belirler dostum. Bu yüzden iyi bir gün geçirmek istiyorsam çok iyi giyinmeliyim. Kıyafetleri giyinince, duş alsa mıydım diyorum ama çıkarmak çok zor geliyor o yüzden kıyafetlerle giriyorum, hortumla bir güzel duş alıyorum. Hava çok sıcak olduğu için, hemen kururlar diye tahmin ediyorum ve bu ince fikirli halim beni kendime daha da hayran bırakıyor.

Güzel bir kahvaltı güne iyi başlamak için çok idealdir. Bunu sağlığına dikkat eden ve formuna özenle bakan herkes bilir. Ben mesela formumu çok sever onu karnı acıkınca beslerim. Sabah protein ağırlıklı besleneceğim tutuyor. Derhal yetiştirdiğim şeri leydi domateslerin üçünü koparıp, duvara fırlatıyorum. Duvarda çok komik patlıyorlar. Öyle bir gülüyorum ki, üç kalem pirzola ediyor. Bu sabah da doyduk çok şükür diyorum.

Sonra çantamı hazırlıyorum ağır ağır. Çanta hazırlamak zor iştir. Bir kere içine elini attın mı aradığını hemen bulabileceğin bir düzenin olacak. Diyelim ki, otuzbeş dakikada bir geçen bir otobüse binmen gerekiyor. Otobüsü durağa on metre mesafeden görüyorsun, kapılarını kapatıyor. Koşsan yetişir, hidrolikli kapısını da tıktık eder açtırırsın. İşte o anda, akbilin nerede bileceksin. Koşarak kendini heba etmiş bir insanın toplum içinde duyduğu utanca –otobüsteki herkes senin koştuğunu ve zorla onların otobüsüne bindiğini görüp seni kınıyor ve sana tiksintiyle bakıyor olacak çünkü o sırada, you know,- bir de akbilini bulamamak eklenirse o zaman bu sana ağır gelir. Bu şekilde düşünerek hazırlayacaksın çantanı. Cüzdan, anahtar, dürbün, düdük, fener, solo test, sümüksüz mendil bisküvi/büsküü/püsküüt/püsküvü bunların her biri kendi çapında hayati önem taşır.

Çantamı hazırlayınca, sıra koku sürmeye geliyor. Kendimi bir kenarda elceezimle yetiştirdiğim ve kedi köpekten sakındığım fesleğenlere sürttürüyorum. Çok güzel kokuyorum. Bugün alenen kıvılcımlar saçıyorum. Koku çok önemlidir. Mesela afet-i devran bir bayanın yanına yaklaştığında eğer kendisi -çok afedersin- bok kokuyorsa, gebbet-i devran olur gözünde. Hakeza, pek yanaşmadığın bir bayanın kokusu güzelse, you know, huri olur çıkar kendisi. Bir hare olur böyle alacalı etrafında bu cins kimselerin.

Son olarak kediler’me ve köpekler’me terkos suyu bırakıyorum ki içip içip beni ansınlar, doyamasınlar ve ben dönünce beni daha şevkli karşılasınlar.

Ayakkabılarımı özenle kelebek fiyonklayıp, kapıyı örtüp, çıkıyorum. Evet, kapıyı örterim ben, öyle nazik kaparım ki örttüm sanırsın.

Şenlikli bir gün beni bekliyor, sokaktakilerin bakışından anlıyorum.

Bu kadarla yetinmeyelim. Dersen ki akşamı da yaz, yazarım.

Mektubunu, 2 göz artı 18 kedi gözünü de sayarsan 38, hadi dedin kediler gece daha iyi görür sen onları da ikiyle çarp, yani 74, eh üç de köpek var, artı altı, etti mi sana 80.

Mektubunu 80 gözle bekliyorum.

Hörmet ederun.

Gönderen:

Hanidir Cad.

Züleyha Mah.

Francalacı Apt.

No: Bak, postacı. Bana mektup geldi mi bodruma gel postacı. Kime sorsan gösterir benim yeri postacı. Mektupları bulamadım diye geri götürme, keserim çantanın ipini postacı.

Sağmalcılar/Konstantin

Alıcı:

Surdibi

No: 8

Hisar/Konstantin

]]>
Hucum Press <![CDATA[Çok giden oldu]]> http://www.joshstories.org/cok-giden-oldu 2008-07-30T03:35:16Z 2008-07-30T03:35:16Z Sex and The City 2008_0728alis0388.jpg

yazı: hücumpress
fotoğraf: ali güler

Yaz münasebetiyle hava çabuk kararmamak için direniyor. Giyimli kuşamlı dostlar kapıda dikilmiş bekliyor. Çok zaman geçti, çok yıllar geride kaldı. Hep beraber güvenlik kontrolünden geçip balo salonuna doğru ilerliyoruz. Aynı masaya oturuyor ve birbirimizin yüzüne bakıyoruz. Sharon’la 10 yıldır ilk defa karşılaşıyoruz. Çoktan evlenmiş, siması çok değişmiş. Başta bir yabancılar gibi oluyoruz ama çabuk atlatıyoruz. Harbiye’de oturmuş Eskişehir’de olan bitenleri konuşmaya başlıyoruz. Kameralarımızı çok geriye çeviriyoruz. Turşu suyu bahsi açılıyor, yeni bir yer tarif ediyorum. “İstanbul’da daha iyisini yapıyorlar” diyorum, gülüşüyoruz.

***

Başka meseleleri de konuşuyoruz. Başka insanlarla da konuşuyoruz. Çok güzel fotoğraflar izliyoruz. Cıvıtmak da istiyorum biraz ama olmuyor. Üzgünüm de bir yandan. Üzgün de değil ya tam olarak, üzüntülüyüm. Bir süre böyle olacak ama ne yapalım… Zaman geçiyor…

Son zamanlardan söz ediyorum, Moda’dan, deniz otobüslü, gazeteli sabahlardan söz ediyorum. Bu aralar memleketin hâline pek düştüm, ben de biliyorum. Safları da planları da sıklaştırmışlar, ben de bir takım tasarılar oluşturmaya çalışıyorum. Ama benimkiler öyle milletin hayatını berbat etmek, insanlara dünyayı zehir etmek üzere değil.

Uzaklaşmak istediğimi biliyorum. Uzak bir yere gidebileceğimi biliyorum. Kanlı mı olacak kansız mı onu bilmiyorum.

***
Galata’dan Karaköy’e doğru iniyorum. Yıldıray’la karşılaşıyoruz, kulağımda kulaklıklar var. Kulaklıkları çıkarınca Yıldıray yolda yürürken radyo dinlemenin ne kadar güzel olduğundan söz ediyor. “Ne çalarsa çalsın dinliyorum” diyor. Ben mp3lerimi dinliyorum, aman ne söyleyip de uğraşacağım “Ama radyolar iyidir” diyor ve buradan da uzuyorum.

Vapura da binmek istemiyor canım, iskelenin karşısındaki banka oturuyorum. Vapur bana bakıyor ben vapura bakıyorum. Neyi bekliyorum, hakikaten onu da hiç bilmiyorum.

***
Bağıttıra bağıttıra tribün şarkıları dinliyorum. Düdük sesleri geliyor aradan, bayraklar yanıyor her yanda. İnsanlar yanıyor. Yüreğime bir sevda düşüyor. Sinemalar, tiyatro salonları, stadyumlar kendilerini yeni sezona hazırlıyor. Son bir sezon daha, haydi bakalım.

Sürekli kağıtlara fotoğraflar basılıyor. Kimi şikayet ediyor, kimi hâlinden memnun. Hâllerimde roller arıyorum. Baktım bu defa bir şey bulamıyorum.

***
Cumayı cumartesiye bağlayan bir gecede daha çevreyolunda hızla ilerliyorum. Radyonun sesini biraz daha açıyorum. Ne çalarsa dinleyeceğim razı oluyorum. Arabanın şoförüne ayıp olmasın diye susuyorum, ağlayamıyorum. Çok giden oldu, artık buralarda duramıyorum.

]]>
Hucum Press <![CDATA[Masum değiliz]]> http://www.joshstories.org/masum-degiliz 2008-07-24T23:25:04Z 2008-07-24T23:25:04Z Sex and The City sezen.jpg

yazı: hücumpress

Ara ara saatime baktım gün boyu, zaman akıverdi bir şekil. Önce yetişmek, ardından zamanı durdurmak gerekiyordu. Sıkıcı bir gün geçmişti ve artık geçmişti.

Harbiye’de arka arkaya dizilmiş otomobiller ve insanlar ve ışıklar ve polis kordonları ve şantiye kapıları arasından hızlıca bir giriş yapıyoruz. Karanfil esansını getirmemişim yanımda, olsaydı iyiydi. Ama… Amayla başlayan bir cümleye ihtiyacım yok. Hazal istediği zaman sorununu çözüyor, “vardır bunda bir hikmet” deyip yoluna devam ediyor.

Harbiye’ye bir yıldız düşüyor hemen. Bizim gibi bir yıldız, bir bedende çok yıldız. Sert giriyor Sezen meseleye, eski şarkılar söylüyor, bizleri eskitmeyen şarkılar söylüyor. Eskimeyelim istiyorum yine, hayat güzel akıyor böyle. Hazal “Bu kadar insan aynı anda masum olmadığını itiraf ediyor” diyor. Ne güzel söylüyor, Sezen çok güzel söylüyor.

Arada ses çatlıyor, ne gam. Ruh önemli hocam! O da gani gani mevcut. Demiştim ben daha evvelden, kötü günlerden güzel geceler çalıyoruz. Çaldığımız bizde kalıyor ve kimse onları geri alamıyor. Yalnız olmamak çok güzel, olan biteni aynı dille anlıyor olmak çok güzel. Biliyoruz tabii ki “Masum değiliz hiçbirimiz.” Babalarımızdan izin alsaydık keşke bir çok şey için hâlâ. Yaptığımız haylazlıkların günahı onlara yıkılmış olur böylelikle, belki!

Sezen ara ara muhabbete dalıyor. Yanımdan harika bir kahkaha geliyor, her şey anlık ve kusursuz. Kusursuz derken? Kusursuz olur mu hiç? Helâ taraflarından ‘deh deh düldül’ iniltileri geliyor. Sezen aldırır mı hiç? Hiç mi bakmadık Sezen’e? Hem biz ona baktık, hem o bize baktı. Diyor ya kendi de! Sırtım sıvazlanmış gibi geldi bittabi. Sen eylersin de ben bilmem mi?

Hazal atıveriyor topuklularını, naneye vuruyor kendini. Plaketten sandalye yapıyor, kıymetli plaketi atacak şahane bir çöp tenekesi arıyor.

Gece İstanbul karışıyor. Ruhlar sakin, sanki İstanbul bilmiyor. Son durak Kadıköy her zaman olduğu gibi. Bir yerlerde Sezen çalıyor, bir zamandır bizimle çalıyor, bu zamanlar iyiler hayattan çalıyor.

“Bu şarkılar şifa duaları
Bu şarkılar yıkar duvarları”

]]>
Hucum Press <![CDATA[28 years old]]> http://www.joshstories.org/28-years-old 2008-07-23T12:30:55Z 2008-07-23T12:30:55Z Sex and The City atlas_river.jpg

yazı: hücumpress

Şişli’de akşam saatleriydi, kravat taktığım zamanlardı. Yaka paça dağılmış, koştura koştura eve gelmiştim. Çok terledim, trafikten yıldım ama şimdi devir değişecekti. Hızlı bir duşun ardından, hızlıca iki bira içip ormana doğru koşturduk. Ormanın içinde ışıklı bir platform hazırlanmıştı ve dedeler çalıyordu: “Smoke on the water, fire in the sky!”

***

Sıcak bir temmuz günü daha. Cep telefonuma alışveriş yaptığım yerlerden, kaldığım otellerden kısa mesajlar geliyor. Belli ki bugün ekstra mesaim var. Ben de bir telefon açtım oysa. Kadıköy’e gölgelerin ineceği saatleri bekliyorum, bekliyorum ki; Arnavut kaldırımlı sokaklardan, bir yerlere çıkan yolda, neden önemli maç niçin önemli maç diye bağırayım… Ve tabii ki kafam çok güzel, dünya çok güzel, Fenerbahçe hepsinden güzel olsun istiyorum. Her şeye ve herkese rağmen… Herkesten önce ve herkesten sonra olacak olanla güzel bir gece, sarı-lacivert düşlerle büyük büyük senelere.

***

Heyecanlar tükenmiyor tabii, çok giden oldu, çok da gidecek var bu sene. Gidenlerin ardından bakmamak için yeniye dönerek yüzü, artık yaz bitsin demek geliyor içimden sürekli. Bu şehre sonbahar daha çok yakışıyor. Geçenlerde bir yağmur yağdı, ne güzel oldu İstanbul. Belki bu sonbahar yine güzel olur.

***

Albert Camus’ye çok selam. Uzun zamandır ihmâl etmiştik birbirimizi. Görüşünce tekrar hatırladık eski güzel günleri. Tekrar yeniledik birbirimizi. Sıcağı, çorağı ve sıradanları oturup yeniden konuştuk. Medeniyet dediğin tek gözü kalmış, küçük, duman rengi bir canavar. Değil mi Albert amca.

***
“Ben sana küsüm aslında haberin yok!\Koyup gittiğin yerde kötülük çok”

]]>
Hucum Press <![CDATA[Sudoku]]> http://www.joshstories.org/sudoku 2008-07-20T23:45:26Z 2008-07-20T23:45:26Z Sex and The City dusktill.jpg

yazı-fotoğraf: hücumpress

Moda civarlarına doğru yürüyoruz. 1850 metreden kaleyi görüp, mesafe tanımadan vuracak vaziyetteyiz. Oyun hakkında konuşuyoruz, her yer oyun, herkes çocuk daha. Ağaçlık tarafa doğru çeviriyoruz rotamızı ve yine her zaman olduğu gibi bilmediğimiz sokaklardan geçip, kapısı kuytularda olan, bilmediğimiz binaları araştırmanın peşindeyiz. Karşıdan gördüğümüz birkaç tane masa ve plaj şemsiyeleri olan bir dama çıkıyoruz. Bir şeyler içiyoruz, mecmua karıştırıyoruz biraz, yeni güneş gözlüklerim hakkında konuşuyoruz, bu gözlük hakkında konuşmak hoşuma gidiyor. Pek yakışmadığının farkındayım lâkin yakışmadı demek de ağır geliyor. Tipim iyidir, fena da olmuyor.

Joseph’la Moda’dan söz ediyoruz, buraları pek seviyoruz. Önümüze bir takvim açıyoruz, tavizsiz ve fedakârlık edemeyeceğimiz günlerin üzerine sarı-lacivert çizgiler çekiyoruz. Konuyu kapatıp 2380 metre uzakta neler olduğu konusunda tahminlerde bulunuyoruz.

***
Birkaç saat sonra Tuzla’ya ulaşıyoruz. Tuzla ‘acı vatan’ aklımda, çok acı hem de… Trenle gidiyoruz, tersaneyi geçiyoruz ve iki durak sonra iniyoruz. Bir araca binip çarşı taraflarına gidiyoruz. Dünya bildiğimiz gibi. Gördüklerimi duyduklarımdan hatırlıyorum. Başka şeyler kurmuştum oysa, köfteciler var sıra sıra…

***
Ertesi sabah etraf çok sıcak…

Yine de çıkıp çevreyi kolaçan etmenin iyi olacağını düşünüyorum. Önce bir market buluyorum, gazete ve sigara alıyorum. İlginç şeyler oluyor, bir köşeden alıyorum kendimi diğer köşeye çarpıyorum.

***

Hiçbir şeye imrenmemek, başka şeyleri çok sallamamak güzel şey. Uzun zamandır her şeyi bu derece boşa atacak bir durum yoktu. Özlemişim pek güzel oldu. Sezen çalıyor ara ara, hoşuma gidiyor. Bir takım planlar yapıyorum, içim de çok rahat. Ülkede çok ilginç şeyler oluyor. Herkes artık inceden bavullarını topluyor, 3150 metreden bakıyorum, “Dürbüne gerek yok” diyorum, topun gideceği yeri biliyorum. Duruyorum duruyorum, oyunu seviyorum.

***
Bir temizlik seansı nelere kadir. Altından giriyorum, üstünden çıkıyorum. Eşyaların durduğu yerlerden rahatsız oluyorum. Kısa bir süre de olsa bir düzen göreyim istiyorum. Tamam, tamam biliyorum… Tenceredeki enginarlara bakıyorum, bilgisayarda virüs taratıyorum, diğer odada Sezen çalıyor, 3470 metreden sesi geliyor.

Birden telefonum çalıyor. Sezen’i kısana kadar yetişemiyorum telefona. Arıyorum yeniden meşgule çekiyor. Sesini duyuyorum ve çok seviniyorum. Sesin bir süredir çok iyi geliyor. Bu hafta da top 10’in zirvesindeki isim değişmiyor. 3890 metre mesafeden geliyorum, 4250 metre üstümüzdeki ‘kiralık’ ilanının üzerindeki telefon numarasını okuyorum.

***
Akşam saatleri yaklaşıyor. Moda’nın çevresinde 5150 metrelik bir tur atıyoruz. Aynı sıraya aynı rakamdan iki tane koymuyoruz. Ben işin mantığını yeni kavramaya başlıyorum. Göz ucuyla bakıyorum, kahretsin kafam bu işe basıyor. Zevk alır da alışırım diye korkuyorum ama korkunun da ecele faydası yok. Sezen çalıyor.

]]>