
yazı ve görsel: hücum press
Benim hayatım senin tahayyül edebileceğin gibi değil ne yazık ki. Ben zeytinlik dediğin şeyi çocukken dinlediğim İstiklâl Savaşı öykülerinin içinden öğrendim. Oranın havasının nasıl koktuğunu hiçbir zaman tam olarak bilmem mümkün değil. Anlamak istiyorum ama olmuyor. Burnum hiçbir zaman bir çocuğunki kadar iyi koku almıyor.
İşte o yıllar geçtikten, ben biraz biraz büyümeye başladıktan sonra aldım çantamı sırtıma. Hem de ne alış… Macera olsun, özümü bulayım, ‘Ben özgürüm’ triplerine yatayım diye değil, denk geldiği için düştüm yollara. Buğday tarlalarının ufkunda doğan güneşi en güzel gün doğumu sandım. Yollar uzadıkça gördüm ve ayırdına vardım. Güneş her yerde güzel doğuyormuş onu anladım.
Bir sabah evde oyuncak tren setinin sesine uyandım. Rayları birbirine taktım, trenin düğmesine bastım. Ne zaman ki bacasından duman çıktı, gerçek olduğunu o zaman anladım. Yemekli vagonun bir lokma rakısıyla çok sonraları tanıştım. Cümlelerimi bir yana yatırdım. Sonra o yana doğru atladım. Yalan sandılar, çok da sallamadım. Dedim ya; “Aslında iyi bir insanım.”
Hareket halinde bir pencerenin kenarındayım. Elektrikler kesildi, bir vagonda kaldım. Aldım kağıdı kalemi saatlerce yazdım. O kadar çok yazdım, o kadar çok yazdım. Elim varmadı; sana okutamadım. İlk istasyonda sırtımda çantayla kaldım. Kasaba küçük, binalar küçük ve bir o kadarcık da yabancı her şey. Fazla değil abartmayalım. Benden korkuyorlar anlaşılan ve lâkin ben yarışmıyorum. Anlatamadım.
Çok zamanım yok be güzelim, farkındayım. Anlatma fazlasını canımı yakarsın. Hâlim güzel, farkındasın. Böyle böyle akar hayat, damlaya damlaya çöl olur buralar. Hayatımızda su sıkıntısı var. Bir o kadar da sızıntısı var. Dediğim başka şey anlatamadım, nöbet yerimi başkasına bıraktım. Bu saatten sonra yansam da yanarım.
Saman kağıtlara haki damgalar vurulmuş, ne yapalım. Vurma desem yalnızım, vur desem karşımdasın. Hakiye bağladık hayatı, ne yapalım? Ben onu bulmasam o beni buluyor. Hava kararıyor hatırlıyorum, erken kalkıyorum hatırlıyorum, yollara düşüyorum hatırlıyorum. Nefesime nefesime haki salınıyor. Git diyorum kalıyor. Alışmıyorum yine geliyor. Bu renk uğraşsa da benim içime işlemiyor. Gözümün önünden hep vagonlar geçiyor.
Bir küçük kız var. Mutlu, gözlerinin içi gülüyor. Yıllar yıllar geçiyor, büyüyor, güzelleşiyor ve bana geliyor. Elinde sigara var, yüzüme üflüyor. Çok mu üzdüler seni diyorum. Susuyor, söylemiyor. Kızıyor musun diyorum, o da bilmiyor. Vur diyorum bari, eli varmıyor. Sussun istiyorum, yok susmuyor. Gözlerim koyu bir yeşile kayıyor. Önünde yollar canlanıyor. Ah diyorum çıkabilsem yeniden, anlatıyorum dinlemiyor. Ne yapalım, böylesini seviyor. Nasıl beceriyor da seviyor?
Kalabalıklar içinde cansız kalıyorum. Havai fişekler patlıyor, dört bir yanı bayraklar kaplıyor, nefes alamıyor kaçıyorum. Dilini kan bürümüş arkadaşlarıma önce şaşıyor, sonra onlardan kaçıyorum. Söylüyorum, anlatamıyorum. Kaçıyor saatimin yelkovanı, bir türlü yakalayamıyorum. Neden inanmıyorsun anlamıyorum. Kimseyi sallamıyorum ama aklımda kalıyorsun. Sorunca söylüyorsun da sormadan hiçbir şey duyamıyorum. Sonra tekrar sokaklara dalıyorum. Arada bir mektuplarıma bakıyorum. Senden bir şey yokmuş aslında farkına varıyorum. Boş sayfalarda seni yazıyorum. Kafayı kaldırıp yoksun gibi yapıyorum. Akan her damla kanda seni hatırlıyorum. Bağrıma taş basıyorum, zihnimin demirlerini alıyorum. Saat çok geç oldu ben yatıyorum. Her şeyi yeniden sabaha bırakıyorum.
This entry was posted on Cuma, Kasım 23rd, 2007 at 02:27 and is filed under Sex and The City. You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed. You can leave a response, or trackback from your own site.
peki ya nobet kimde simdi! bu guzel yazının devamını dort gozle bekliyoruz, bizleri mahrum bırakma
aşkla kal