yazı: mıknatıslı sabunluk
fotoğraf: ali güler
İstiklal caddesi. Pazar akşamı. Yağmurlu bir akşam. Kalabalık değil. Hızlı hızlı yürümeliyim. Çünkü birazdan tünel son seferini yapacak. Botlarımın altı böyle ıslak zeminlerde kayıyor. Hızlanamıyorum bir türlü. Galata’dan aşağıya inmem de kayıp düşmemle sonuçlanabilir.
Son anda yetişiyorum tünele. Ayakta yolcu yok. Sağ çaprazımda yüzünü göremediğim pembe bereli bir kadın. Beresi dikkat çekici. Ayakkabıları topuksuz. Kot pantolon giymiş.
Karaköy’deyiz. Kadın hızla iniyor. Saat 19:55. 5 dakika sonra vapur kalkacak. Hızlı yürümeliyim. Altgeçide giriyoruz. Kadın hızlı. Ben arkasındayım. Zemin mermer, düşmemek için kendimi zorluyorum. Düşsem rahatlayacağım. Merdivenlerden çıkması daha kolay.
Altgeçidin çıkışında, iskeleye giden sokakların başında üç genç. Ellerinde bira. Bir tenekenin içinde ateş yakmışlar. Yüksek sesle konuşuyorlar. Kadın sağ tarafa dönüyor. Ben sola. Ayakkabılarım artık kaymıyor. Zemin Arnavut kaldırımı. İskeleye giriyorum, son anda kapıdan içeri kendimi atıyorum. İskeleler alınıyor arkamdan. Üst kata çıkıyorum. Pembe bereli kadın kapının önünde, görevliyle konuşuyor. Vapura yetişemedi.
Vapurun sigara içilebilen kıç tarafındayım. Kapı açıldığında koluma çarpıyor. Korkulukların yanında dört kişi oturuyor. Üç erkek bir kadın ya da bir çift iki erkek. Erkeklerden biri telefonla konuşuyor. Çift “Sosyalist Demokrasi” gazetesi, okuyor. Diğer erkek kafasını hafif sarkıtmış denize bakıyor. Ben kahvemi karıştırıyorum. Yanım boş, kahvemi birazdan oraya koyup kitabımı çıkaracağım.
Erkek telefonu kapıyor. “Çay içelim mi” diyor. İki erkek kalkıyorlar. Kadın gazeteyi indiriyor. Erkeği öpüyor. Erkek şaşırıyor. Gülüyorlar. Bir kez daha ama bu sefer daha yavaşça öpüşüyorlar. Gülüşüyorlar. Kapı açılıyor. Kadın gazeteyi kaldırıyor. Gelen çaycı. “Var mı çay isteyen” arkalarında iki erkek. Bize dört tane.
“Oturuyor ve bir şairi okuyorum. Salonda pek çok insan var, ama farkına varılmıyor. Kitapların içindedirler. Bazen uyuyan ve iki rüya arasında sağından soluna dönen kimseler gibi, yapraklar arasında kımıldıyorlar. …. Oturuyorum ve bir şairim var. Ne talih! Salonda belki üç yüz kişi okuyor şimdi; ama ayrı ayrı her birinin bir şairi olması olanaksız. (Tanrı bilir neleri var onların) Yoktur üç yüz şair. Ama bak ne talih, ben bu okuyanların belki en hakiriyim, bir yabancıyım ben: Bir şairim var. Gerçi yoksulum. Gerçi her gün giydiğim elbise yer yer eskimeye başlamış. Gerçi ayakkabılarımda şu ya da bu kusur bulunabilir. Doğru yakam temizdir, çamaşırlarımda öyle ve bu halimle büyük bulvarlardan birinde istediğim pastaneye gidebilirim ve rahat rahat, elimi bir pasta tabağına uzatır, bir şey alabilirim.”[1]
Vapur iskeleye yanaşıyor. Dört gençten önce kalkıyorum. Onlardan önce vapurdan inip yavaş yavaş evime doğru yürüyorum. Karnım aç. Hafif bir şeyler yemeliyim. Sözüm ona 10 gündür diet yapıyorum.Aslında kaşarlı sucuklu pide de fena olmazdı.
Büyük bir ihtimalle Samsunlu bu pideciler. Pideleri bol malzemeli. Sadece fırınları küçük olduğu için servisleri biraz yavaş. Ama her zaman okuyacak bir dergi ya da gazete oluyor dükkanlarında. Hatta masanın biri dergi ve gazetelerle kaplı oluyor çoğu zaman. Hepi topu sekiz masaları var ama biri gazete dergi masası. Muhtemelen servislerinin geç olduğunu onlar da fark etmişler ve böyle bir çözüm bulmuşlar. Benim için harikulade bir çözüm. Zira yemek yerken gazete okumaya bayılıyorum. Duvarlarında bir fotoğraf. Koreli bir grup turistle fırının önünde çekilmiş. Koreli turist oldukları, fotoğrafın altında belirtilmiş. “En güzel pideler burada yazıyor”, yazmayı yeni öğrenmiş bir çocuğun el yazısıyla. Kapı açılıyor. Orta boylu bir erkek elinde kaskıyla içeriye giriyor. Üstünde fosforlu bir mont var. “Pardon bir şey sorabilir miyim? Mühürdar sokak nerede?” Garsonlardan biri anlatıyor. Çocuk Domino’s Pizza’dan geliyor. Siparişini teslim edecek ve sokağı bilmiyor. Bizim pideci de anlatıyor.
Ev. Yağmur yağarken odamın önündeki bahçe ayrı bir güzelliğe bürünüyor. Biraz bilgisayarda oyalanıyorum. Birazdan film izleyeceğim.
“Şiir onu yazana değil, ihtiyacı olana aittir” diyor Mario, Neruda’ya. Bu filmin efsane repliğidir bu da. Biraz sonra başka bir sahne. Rahip, Mario ve sevgilisine Neruda’nın nikah şahidi olamayacağını, çünkü ateist olduğunu söylüyor. Mario ise Neruda’nın Katolik olduğunu. Arkadan Neruda görünüyor. Kilisede, dua ediyor. Rahip şaşkın, Mario ve Beatrice şaşkın bir şekilde mutlu. İkisinin de bir şairi var.
İnsanlar nefret ediyor gibiydiler
Birbirleriyle.
Yine de aynı gece
Birbirlerinin üzerlerini
Örtüyorlardı.
Bizi uyandıran
Tek ışık
Dünyanın ışığıydı bu!
Evlerine girdim,
Yemek yiyorlardı masalarında;
Fabrikadan çıkmıştılar,
Gülüşüp ya da ağlaşıyorlardı.
Ve de
Hepsi birbirine benziyordu.
Ve hepsi de
Gözlerini ışığa çeviriyorlardı
Yollarını arıyordu hepsi de.[2]
This entry was posted on Salı, Ocak 29th, 2008 at 07:33 and is filed under Sex and The City. You can follow any responses to this entry through the RSS 2.0 feed. You can leave a response, or trackback from your own site.